cemedib



» 7.12.2009 - hı hı...

Kategori: Bilim

"-Belli bir sayı sözünden ne anlıyorsunuz?

 

-'Belli bir sayı' sözünden 'belirsiz bir sayıyı' anlıyorum...

belki de belirleyip kesinleştirmek istemenin ayıp ve sakınımsız olacağı bir sayı."

 

Alphonse Karr,Le Figaro,1873

&

(denis guedj/sayılar imparatorluğu/yky)

Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

» 7.12.2009 - iğne ucu...

Kategori: Bilim

Politikacıların peşine takılıp kalmış kapıkulu bilim adamlarının,

bilimi ve gerçek bilim insanlarını toplumun gözünde düşürdükleri durum hazindir:

İnandırıcılığı kaybolmuş,

en hassas konularda bile toplumun geniş kesimlerini ikna edememiş,

sözleri bir "aşı" enjektörünün iğnesi kadar etkili olamamışlık görüntüsü...

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

» 7.12.2009 - "Afganistan..."

Kategori: Mizah

 

(Çizmeden Yukarı/Musa KART/7 Aralık Cumhuriyet)

"Obama, Tayyip Erdoğan’dan Afganistan’da savaşacak asker istiyor"

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

» 6.12.2009 - "bireysel kefaret..."


Yüzlerce sayfadan oluşan tuğla gibi klasikleri kaç neslin "okumuş gibi" yaparak aslında ıskaladığı gerçeğinden hareket eden NTV yayınları,"Çizgi Roman Dünya Klasikleri serisinin dördüncü kitabı olan 'Suç ve Ceza'yı Türkçe’ye" çevirdi...'Macbeth' ve 'Dava'nın ardından Çizgi Roman Dünya Klasikleri’nin üçüncü kitabı 'Frankenstein' çıkmıştı. Yayınevinin duyurduğuna göre,serinin bir sonraki kitabı Gustave Flaubert’in Madame Bovary olacak...

&

"James Joyce'a göre Fyodor Dostoyevski; "modern dünyayı yaratan ve bugünkü yüksek düzeyine ulaştıran",Viktoryen romana 'şiddet' unsuru kazandıran ve çağdaş Avrupa edebiyatının çehresini değiştiren yazardı.

İlk dönem yazınsal çalışmalarının yayınlanmasının ardından,1849'daÇar 1.Nikola'nın Rusyası'ndaki yasaklanmış yeraltı örgütlerinden birinin üyesi olarak halkı isyana teşvik suçuyla tutuklandı.Kurşuna dizilerek idamına karar verilmiş,ama son anda Sibirya'da dört yıl ağır kürek cezasına mahkum edilmişti.

..."

"Londra'yı da kapsayan uzun bir Avrupa seyahati sonrası Dostoyevski kumara merak sarmıştı;hatta borçlarını kapatmak için peşin para aldığı Suç ve Ceza romanını çok çabuk yazdığına dair bulgular vardır.

..."

"Başyapıtı Karamazov Kardeşler (1880) ile sonlanan romanlarıyla onun izinden giden yüzyılın romancıları onun izinden giden yüzyılın romancıları üzerinde en güçlü etkilerden birini yaratmıştı.Karakterlerinin derinliği ve sürekli çelişkiler içinde oluşu çağının eşsiz yazarı olmasını sağlamış,kuşaklar boyu hayranları olmasına yol açmıştır ki aralarında Sigmund Freud'u anmadan geçmemek gerek...

..."

"Yoksulluğun pençesine düşmüş bir öğrenci olan Raskolnikov'un yaşlı bir tefeci kadını öldürdüğü Dostoyevski'nin bu romanı,çoğu zaman kendine özgü bir deliliğin ve bireysel kefaret ödemenin öyküsü olarak yorumlanır.Ama böylesi bir okuma,gerçek bir itkiden yoksun cinayetin işlevsiz toplumsal bağlamını görmezlikten gelmek olur.İnanılmaz derecedeki zenginlik ile aşırı yoksulluk arasında Raskolnikov'un baltası denli keskin bir ayrımın olduğu dünyada deliliğin konumunu kim belirleyebilir?Toplumun,dinci fanatiklerle "istenmeyenlerin" St.Petersburg sokaklarını arşınladığı bir tımarhane olarak portresidir bu;Çar'ın bürokrat ordusunun kapalı kapılar ardında rüşvete battığı;sıradan halkınsa kimsenin umurunda olmadığı bir toplumun portresi.."

&

(Suç ve Ceza/çizgi roman/NTV yayınları/çeviren:Toros Öztürk)

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

» 6.12.2009 - "bir şiirden 65536 şiir üretmek..."

Kategori: Kitap_Dergi


"Deneysel şiir, çoğunlukla sözcük deneyleri üzerine kurulan şiir türü olarak bilinir. Bu yazının amacı, dize içinde veya dizeden dizeye anlam ve duyguda değişimler ve aktarımlar içeren deneylerle şiiri büyütüp çoğaltmaktır. "

&

 

"Öyle bir şiir yazalım ki, dizeler veya dize grupları oluşturulup, bunların herhangi birinden okunmaya başlanabilsin. Yazıldığı şekliyle, son dizeye gelindiğinde başa dönülüp veya arada belirtilen bir dizeden bu süreç istenildiği kadar sürdürülebilsin. Üstelik şiir okunurken durakları kendimiz belirtebilelim, böylece de yeni anlamlar ve duyumlar oluşsun, istenen çoklukta ve uzunlukta şiire ulaşalım."

&

"Bir şiir nasıl 65536 şiir olur? 2'nin 16'ıncı kuvveti, yani 16 tane 2'nin çarpımı 65536 etmektedir. Bir şiir yazılsın, altmışbeşbinbeşyüzotuzaltı farklı şiire dönüşşün. Olabilir mi? Neden olmasın? İşte böyle bir şiir:

65536

Gönlüme düşüveren / sevdayı düşeveren kadın / bakınca sen / penceremden /sonsuzluk akar gibi /rüzgâr/ toplar dalgaları /gönlümde / fırtınalar kopar / sanki yüreğinden / can yongaları sökülürcesine / bir kıvılcım çakar / yanar ucun ucun / sevda yüklü ezgiler / dökülür / dudaklarından / öpülür / ağlamaklı sözcükler."

&

"On sekiz dizeden oluşan bu şiirde, dizelerden on altısında vurgu ve duraklama, tercihe göre virgül veya nokta kullanılarak, her bir dize en az iki farklı anlama gelebilmektedir. Örneğin şiir, Gönlüme düşüveren sevdayı, düşeveren kadın... şeklinde okunabileceği gibi, bir başka okuyucu, Gönlüme düşüveren, sevdayı düşeveren kadın... biçimini seçebilir.

Benzer olarak şiir, üçüncü dizeden itibaren, ... Bakınca sen penceremden , sonsuzluk akar gibi rüzgâr... biçiminde söylenebileceği gibi, aynı dizeler... Bakınca sen, penceremden sonsuzluk akar...şeklinde okununca, tamamiyle bambaşka bir anlam yüklenir dizelere. Benzer tarzda , Rüzgâr toplar dalgaları, gönlümde fırtınalar kopar...demek yerine, rüzgâr toplar dalgaları gönlümde, fırtınalar kopar sanki yüreğimden...diyebileceğimiz gibi, rüzgâr toplar dalgaları, gönlümde fırtınalar, kopar sanki yüreğimden canyongaları...diye okuduğumuzda başka bir ruh haline yanıt vermiyor muyuz?

Tam onaltı dizeye buna benzer, okuyucunun kendi içsel durumunu yansıtan çeşitlilikte anlamlar yüklenebilir. On dördüncü dizeden itibaren,... Sevda yüklü ezgiler dökülür dudaklarından. Öpülür ağlamaklı, sözcükler, şeklinde okunabileceği gibi, tamamen farklı anlam taşıyan, sevda yüklü ezgiler dökülür. Dudaklarından öpülür ağlamaklı sözcükler, dizilişi de seçilebilir.

Böylece toplam olarak, saymanın temel ilkesine göre, 2x2x2x2x2x2x2x2x2x2x2x2x2x2x2x2=65536 farklı şiir elde edilir.

Haydi şiiri kendimize göre, gerek gördüğümüz yerlere “virgül” veya “nokta” yerleştirerek yeniden okuyalım. Her gün yeni bir biçimini okusak, 179 yıl yetecek ve artacak şiir var elimizde!"

&

(Prof.Dr.Erol Balkanay/4 Aralık 2009/Cumhuriyet bilim teknoloji)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

» 5.12.2009 - "seziyorum ki kaçacaksın..."

Kategori: Siir_Sair

SEN SÖYLEMEDEN DE BİLİYORUM

Seziyorum ki kaçacaksın..
Yalvaramam koşamam
Ama sesini bırak bende
Biliyorum ki kopacaksın
Tutamam saçlarından
Ama kokunu bırak bende
Anlıyorum ki ayrılacaksın
Çok yıkkınım yıkılamam
Ama rengini bırak bende
Duyumsuyorum ki yiteceksin
En büyük acım olacak
Ama ısını bırak bende
Ayrımsıyorum ki unutacaksın
Acı kurşun bir okyanus
Ama tadını bırak bende
Nasıl olsa gideceksin
Hakkım yok durdurmaya
Ama kendini bırak bende.

Aziz Nesin

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

» 4.12.2009 - "özgür haykırış..."


 

"Çok sevdiğim bir işçi olan Aleksi Zorba'nın hayatını ve yaşama düzenini yazmayı çok kez istemişimdir.

 

Hayatımda bana en çok iyiliği dokunan şeyler,gezilerle düşler olmuştur.Ölü ya da diri insanlardan,savaşmamda bana yardım edenler çok azdır.Ama ruhumda en çok iz bırakan insanları saptamak isteseydim,herhalde üç dört ad sayabilirdim:Homeros,Buddha,Bergson,Nietzche ve Zorba.Bunlardan birincisi, benim için ölümsüzlüğü kurtarıcı bir ışıkla aydınlatan,camdan yapılmış parlak bir göz (Güneş kursu gibi) olarak kalmıştır;Buddha dünyanın içinde boğulup kurtulduğu dipsiz bir göldü;Bergson beni,gençliğimde her biri benim için birer işkence olan,çözülmesi olanaksız,felsefe sorularından kurtardı;Nietzche ise,yeni acılarla zenginleştirdi beni ve bana sıkıntıyı,acıyı ve kararsızlığı gurura çevirmeyi öğretti;Zorba ise,hayatı sevmeyi ve ölümden korkmamayı öğretmiştir bana!

 

Eğer bugün,dünyada bir ruh kılavuzu,Hitlilerin dediği gibi bir ‘guru’,Ayranoz papazlarının dediği gibi bir ‘yeronda’seçmem gerekseydi,kesinlikle ‘Zorba’yı seçerdim.

 

Çünkü,mürekkep yalayan bir insanın kendini kurtarması için neye gereksinmesi varsa,hepsi onda vardı;uzaktaki besinini ok gibi yakalayan o ilkel avcı görüşü;rüzgar,deniz,ateş,kadın ve ekmek gibi,her günün yüzyıllık öğretilerine bir bakirlik vermek ve ölümsüzlüğe her zaman ilk kez bakmak konusunda gösterdiği o her sabah yenilenen yaratıcı yalınlığı,elinin sağlamlığı,yüreğinin tazeliği,içinde ruhtan daha kuvvetli bir güç varmış gibi, kendi ruhu ile alay etmek yolundaki babayiğitliği ve son olarak kritik anlarda,Zorba’nın ihtiyar göğsünden kurtarıcı olarak fışkıran,insanın benliğinden daha derin bir kaynaktan çıkan,her zaman yeni,pürüzsüz gülüşü;zavallı ve korkak insanın kendi hayatçığını yarım yamalak güvenlik altına alma yolunda çevresine diktiği ahlak,din ve vatan gibi çitleri yıkmak için o silkinir ve yıkardı da…

 

Bunca yıldır kitaplarda öğretmenlerin kudurmuş ruhumu doyurmak için,beni hangi besinle beslediklerini ve Zorba’nın birkaç ayda,bana nasıl,aslanca bir besin verdiğini düşündüğümde içimdeki acıyı ve kızgınlığı güçlükle önleyebiliyordum.Bir bakıma hayatım mahvolup gitmişti.Bu ‘ihtiyar’la çok geç karşılaşmıştım ve hala içimde kalan,kurtulabilecek şeyler çok azdı…”

 

“Bir sabah şafak vakti birbirimizden ayrıldık;ben Faust’a özgü öğrenme hastalığının iyileşmez darbesini yemiş,yine gurbete çıkıyordum;o kuzey yolunu tuttu ve zengin bir mermer damarının bulunduğunu söylediği Sırbistan’da,Üsküp dolaylarında bir dağa gitti,paralı birkaç adam buldu,biraz araç gereç satın aldı,işçileri işe sürdü ve yine yerin altındaki delikler açmaya başladı.Kayalar uçurdu,su getirdi,ev yaptı,buruşuk bir ihtiyar olmasına karşın,şen ve güzel bir dul olan Luiab ile evlendi ve ondan çocuğu da oldu.”

 

“Hayatımda tanıdığım en rahat ruh,en sağlam vücut,en özgür haykırış onundu.”

 

(Önsöz’den/Nikos Kazancakis)

 

&

 

“Onu ilk kez Pire’de tanıdım.Girit’e gidecek vapura binmek üzere limana gelmiştim.Neredeyse sabah olacaktı.Yağmur yağıyordu.Güçlü bir siroko rüzgarı esiyor,denizin serpintileri küçük kahveye kadar geliyordu.Camlı kapılar kapalı olduğu için hava,insan soluğu ve adaçayı kokmaktaydı.Dışarısı soğuktu,camlar insan soluklarından buğulanmıştı.Keçi kılından kahverengi fanilalar giymiş ve burada sabahlamış birkaç denizci,kahve ve adaçayı içiyor,buğulu camlardan denize bakıyorlardı.

 

Fırtınadan sersemleyen balıklar,dipteki durgun sulara inmiş,yukarıda çevrenin durulmasını,balıkçılar da kahveye sığınmışlar,bu tanrısal keşmekeşin durmasını bekliyorlardı;balıkların korkusu geçsin de oltalar vursunlar diye…Dil,iskorpit ve pisi balıkları gece seferlerinden dönüyor,uyumaya gidiyorlardı.”

 

&

 

“…Ver elini;eğer ikimizden biri ölüm tehlikesiyle karşılaşırsa…”

 

“Utanmış gibi durdu.Biz ki,yıllarca bu ruh ötesi hava seferleriyle alay etmiştik ve ot yiyenleri,ruhçuları,sofileri ve ektoplazmacıları aynı çukurun içine atardık…

 

Anlamaya çalışarak sordum:

Yani?

O,içine daldığı cümleden kurtulmak için aceleyle,

“İşte böyle şakaya vuralım,”dedi.”Eğer ikimizden biri ölüm tehlikesiyle karşılaşırsa,hemen öbürünü hatırlasın ve nerede olursa olsun,ona haber versin…Kabul mü?”

 

Gülmek istedi, ama donmuş gibi kalan dudakları kıpırdamadı.

“Kabul,” dedim.

Dostum,heyecanının belli olduğundan korkarak aceleyle ekledi:

“Elbette ben,bu gibi boş ruh bağlantılarına inanmam!”

“Zararı yok,olsun!”diye mırıldandım.

“Peki öyleyse,olsun;oynayalım bu oyunu.Kabul mü?”

“Kabul…”

 

Son sözlerimiz bunlar oldu.Sessizce el sıkıştık,parmaklarımız hasretle birleşti,sonra birden ayrıldılar…Sonra kovalıyorlarmış gibi arkama bakmadan aceleyle kaçtım.Başımı çevirerek son kez dostumu göreyim dedim,ama kendimi tuttum.İçimden şöyle demiştim:”Geri dönme!Yürü!”

 

İnsan ruhu sırf çamurdur;işlenmiş,hala kabakıyım doğranmış becerilere sahip,yontulmamış bir çamurdur ve temiz,sağlam olan hiçbir şeyi fark edemez;eğer yapabilseydi bunu;bu ayrılış ne kadar başka olurdu!

 

&

 

…Biliyordum.Tam bu anda böyle elyazılarımı dizlerimde tutup batan güneşi seyrederken bu mektubu alacağımı biliyordum.

Sakin sakin,ağlamaksızın okudum;Sırbistan’ın Üsküp kentine yakın bir köyden geliyordu;çata pata bir Almancayla yazılmıştı:çevrilmişini veriyorum:

 

“Ben köyün öğretmeniyim.Burada bir mermer yatağı olan Aleksi Zorba’nın,geçen Pazar günü saat altıda öldüğü yolundaki acı haberi size bildirmek için yazıyorum.Can çekişirken bana şöyle bağırmıştı:”

 

“…Yunanistan’da filanca dostum var;öldüğüm zaman ona öldüğümü ve son anıma kadar aklımın tamamıyla başımda olup kendisini hatırladığımı yaz.Ne yapmışsam pişman olmadığımı da…”

 

&

 

(Nikos Kazancakis/Zorba/Ç:Ahmet Angın/Can yayınları)

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

» 4.12.2009 - "kürk mantolu..."


Gönderen:Çiğdem ÖZMEN

 

“Bir “aşk hikayesi”dir Kürk Mantolu Madonna. Tutkulu, ama temiz; yaşama bağlayıcı, ama ölüme yazgılı; umut dolu, ama umutsuz bir aşk öyküsü. Sabahattin Ali’nin başarısı da burada: Bir duygu gelişimini, bir ilişkiyi görünürde yalın, özünde ise karşıt uçlara gidip gelen, yükselip alçalan bir gerilimi duyurarak anlatmasında. Üstelik olayın akışıyla değil, olayı yaşayan kişilerin iç dünyası yansıtılarak sağlanan bir gerilim bu. Çünkü yazarın amacı, kurduğu aşk öyküsü çevresinde insanı anlatmak, onun dışa çok az, belki de hiç yansımayan iç zenginliğini sergilemek. Giderek her insanın dış görünüşünün basitliğine, sıradanlığına karşın bu görünüşüyle çelişen, karmaşık bir kişiliği olabileceği gerçeğini vurgulamak. Kısacası anlatılan aşk öyküsü, Sabahattin Ali için çizdiği Raid Efendi ve Maria Puder tiplerinin iç gerçeklerini yansıtmada bir araç.”

&

"Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. Benim de Raif efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir."


"Bana rast geldiğinden memnun görünüyordu. İhtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine, yahut da, benim halimi düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu. Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. Hamdi de bana aynı hislerle hitap eder gibiydi."

"Aynı zamanda bu resim bana birdenbire Raif efendiyi de izah etmişti. Şimdi onun sarsılmaz sükunetini, insanlar ile münasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum. Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşıdakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyacanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmansına imkan var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz, hayal kırıklıklarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunana ve kimden ne geleceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?"

“Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. “

“ İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”

“Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?”

“ Bir kadının bize herşeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbirşey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı birşey.”

“ Hayat beni kaybetmekle hiçbirşey ziyan etmeyecekti. “

“Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor”

&

(Sabahattin Ali/Kürk Mantolu Madonna/ Yapı Kredi Yayınları)

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

» 2.12.2009 - "kindle..."

Kategori: Felsefe

Yazan:Chakma feylesof

 

 

"Tanrım bana içinde kindle olan bir evle,

çiçek dolu bir bahçe ver..."

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

» 2.12.2009 - "Yücelik..."

Kategori: Deneme_yazilar

 

"...Bizden daha güçlü olan her şeyden illa ki nefret edeceğiz diye bir kural yoktur.İrademize meydan okuyan şeyler öfke ve nefret uyandırabildiği gibi saygı ve dehşet de uyandırabilir.Karşımıza çıkan engelin hangi duyguyu uyandıracağı,söz konusu engelin karşı çıkışında soylu mu davrandığına yoksa yaygaracı ve küstah mı davrandığına göre değişir.Kapı görevlisinin küstahça karşı çıkışını aşağılarız ama zirvesi sislerle kaplı dağa saygı duyarız.Güçlü ama vasat şeyler karşısında aşağılandığımızı hissederiz;öte yandan güçlü ve soylu şeylere korkuyla karışık bir hayranlıkla bakarız...”

 

"Gündelik hayatta bazen başkalarının davranışları ve kendi hatalarımız yüzünden, kendimizi küçük hissederiz.Aşağılanma,toplumsal hayatta sık sık karşılaşabileceğimiz bir risktir.İstek ve arzularımıza meydan okunması,hayallerimizin kırılması az rastladığımız durumlar değildir.Öyleyse "yüce" manzaraların bizi yetersizliğimizle tanıştırdığı söylenemez.Aslında yüce manzaralar,(onları çekici kılan en önemli noktaya değinecek olursak eğer) bize zaten aşina olduğumuz o yetersizlik duygusunu yeni bir bağlamda,daha kolay başedilebilecek şartlarda yeniden sunarlar.Yüce yerler,sıradan yaşamın bize her gün acı biçimde öğrettiği dersi,daha büyük terimlerle yeniden ifade ederler:evren bizden kudretli,biz de evren karşısında aciz ve geçiciyizdir,yapabileceğimiz tek şey,arzularımızın kısıtlandığını ve bizden daha büyük olgular karşısında boynumuzun bükük olduğunu kabul etmektir.

 

Çöllerdeki taşların ve kutuplardaki buzulların üzerine yazılmış olan ders budur.O kadar büyük harflerle yazılmıştır ki bu yerlerden ayrılıp evimize döndüğümüzde bizi ezmez belki ama bize ilham verir,bizden çok daha heybetli gerekliliklerin öznesi olma ayrıcalığını yaşatır.Korkuyla karışık hayranlık duygusu,ibadet etme arzusuna bile dönüşebilir."

&

 

(Alain de Botton/Seyahat Sanatı/ç:ahu sıla bayer/Sel yayıncılık)

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Bağlantılar


» Ana Sayfa
» Profilim
» Arşiv
» Arkadaşlarım
» e-posta
» Blog RSS
» antoni casas ros
» jose saramago

Kategoriler



Arkadaşlar » Blogcu Yardım
» ragıp şahin

EkleBunu RSS Ekle Butonu
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:50
| Sonraki Sayfa