cemedib
» 12.12.2009 - "okunmalı diz üstü..."

Çiğdem ÖZMEN
Zareh Yaldızcıyan ya da bilinen adıyla Zahrad 21 Şubat 2007 günü İstanbul'da yaşamını yitirdi.Özdemir İnce'nin 2003 yılında yayımlanan yazısının,şair hakkında yazılmış en güzel yazılardan biri...
&
"Yapracığı gören balık ve Zahrad
YAPRAK değil de yapracık... Ve bu yapracığı bir balık görüyor. Hangi balık? Balık yapracığı görebilir mi? Bunların hepsini Zahrad'a sorabiliriz; çünkü balığın yapracığı görmesini sağlayan kişidir Zahrad. Ama Zahrad kim? Zahrad kim mi?
Zahrad, Ermeni dilinde yazan dünyanın en büyük şairlerinden biri. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, İstanbullu şairimiz!
* * * Zahrad'ı benim de şiirlerimi yayımlayan ‘‘Talisman'' (New Jersey, ABD) dergisinden tanıyordum. İngilizce çevirilerinden okuduğum bu şairin Ermenistan'da yaşadığını sanıyordum. Taa ki, 1990 başlarında, Talat Sait Halman ‘‘Sokak komşun şair Zahrad'' diye tanıştırıncaya kadar. İlkin ben şaşırmıştım. Daha sonra, benim Zahrad'ı tanıyor olmama onlar şaşırdı. * * * Zahrad, asıl adıyla Zareh Yaldızcıyan 10 Mayıs 1924 günü İstanbul'da Nişantaşı'nda dünyaya geldi. Üç yaşındayken babası öldü. Babası Movses Yaldızcıyan Bab-ı áli'de baş tercümanlık yapmış, Hariciye Nezareti'nde danışman yardımcılığında bulunmuştur.
1941-1942 döneminde Pangaltı Mikhitaryan Lisesi'nden mezun oldu. Tıp Fakültesi'ni yarım bıraktı. Askerlik görevini 1948-1949 döneminde yedek subay olarak yaptı.
Ardından ilaç deposunda, káğıtçıda, noterde, tıbbi malzeme kuruluşunda çalıştı. Kravat ticaretiyle, kemer imalatıyla, musluk ve son olarak zincir ticaretiyle uğraştı. 1 Mayıs 1994'te, 70 yaşında emekli oldu. * * * Zahrad' ın ilk şiiri, 1943 yılında Jamanak Gazetesi'nin edebiyat sayfasında yayımlandı. O tarihten sonra Türkiye Ermeni toplumunun kültürel hayatında önemli bir rol oynayan Zahrad'ın ilk kitabı ‘‘Büyük Şehir'' 1960 yılında yayımlandı. Bu kitabı ‘‘Renkli Sınırlar'' (1968), ‘‘İyi Gökyüzü'' (1971), ‘‘Yeşil Toprak'' (1976), ‘‘Bir Taşla İki Bahar'' (1989), ‘‘Eğri Oturalım Gigo Konuşalım'' (1994), ‘‘Ucu Ucuna'' (2001) adlı kitapları izledi.
Zahrad'ın şiirleri 23 dile çevrildi. Birçok ödülü var. Karikatürcü Ohannes Şaşkal tarafından Türkçeye çevrilen şiirleri ‘‘Yağ Damlası'' adıyla İyi Şeyler Yayıncılık (1993. 2000) tarafından yayımlandı. Belge Yayınları tarafından yayımlanan (Aralık 2002) ‘‘Yapracığı Gören Balık''ı da Ohannes Şaşkal Türkçeye çevirmiş.
Nişantaşı'nda, dedesi Hacı Levon'un evinde dünyaya gelen Zahrad, doğduğu kentte, aramızda yaşıyor. ‘‘Yapracığı Gören Balık'' tan üç dizelik bir şiir aktararak Zahrad'a ‘‘Türkçeye hoş geldin'' diyorum:
‘‘Benim bilgisayarım ufacıktır - diz üstü
Senin mavi eteğin kısacıktır - diz üstü
Şiir bir yakarıdır - okunmalı diz üstü.''
(Özdemir İnce/30 Ocak 2003/ Hürriyet)
& |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 28.11.2009 - "düşün düşün..."

"Enseyi karartmayın:
"Bu bir Rumeli lafı.Babaannem söylerdi.Çünkü başın önde
düşündüğün zaman ensene güneş vuruyor!Enseyi karartma,sal suya...
Düşün düşün,boktur işin...”
(Çetin Altan)
&
28 Kasım 2009/Milliyet Cadde/Miraç Zeynep Özkartal
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 27.11.2009 - "resimli klasikler..."

"... NTV Yayınları bu yaz klasiklerin çizgi romanlarını yayınlamaya başladı:
Macbeth, Dava, Suç ve Ceza, Frankenstein...
Everest yayınları da Manga Shakespeare serisini çıkardı.
Ardından Dorian Gray’in portresi, Goriot Baba, Tartuffe ve Metamorfoz’u. Everest, çizgi roman serisine şimdi üç klasik daha kattı.
Mary Shelley’in Frankenstein’ı, Voltaire’in Candide’i ve Victor Hugo’nun ‘Bir İdam Mahkumunun Son Günü’...
Dikkat ederseniz iki yayınevinden de Frankenstein çıktı, demek ki rağbet görüyor. Frankenstein ve Candide’in birinci ciltlerini okudum; çeviriyi yapanın gazeteci Simten Danışman olduğunu da o sırada fark ettim.
Özellikle Frankenstein’ın akıcı dilini sevdim. Hikayenin ruhuna uyan gotik çizgilere, balonların içindeki o kargacık burgacık yazılara bayıldım.
İkinci cildi çıksın diye dört gözle bekliyorum. Candide de hoşuma gitti fakat olaylar birinden diğerine zıplayarak geçiyor, bu da biraz kopukluğa neden olmuş.
Çocuklar için kafa karıştırıcı olabilir. Dili biraz tercüme kokuyor, ama bu da Fransızca orijinalinden kaynaklanıyor olmalı.
Candide’in şapşallığa varan iyimserlik felsefesini okumak bile insanı gülümsetiyor."
&
(Mehveş Evin/27 Kasım 2009/Milliyet)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 24.11.2009 - "Telefon döner hat döner..."

"Bugün kendisini çok güçlü hissedenler; herkesin telefonunu
dinleyip gerekirse suç üretebileceğini düşünenler;
kişinin kendi telefonlarından suç üretilemezse
çalıştığı kurumun santral telefonu üzerinden kurgu yapanlar şunu unutmamalı:
Telefon döner hat döner...
Bir gün dinleme bandı ters döner...
Silah haline getirilen şey, öylesine çok hatlı ve çok yönlü ki...
Bant ters dönmeye başladığında “hukuksuzluk var” diye feryat edenler
seslerini duyuracak kimse bulamayabilirler...
Herkes dinlemede kalır!"
&
(Mustafa Balbay/23Kasım2009/Cumhuriyet) |
Bağlantı
|
» 22.11.2009 - "avuçlarımda hala..."

"Boğaz kıyısında mütevazı bir balıkçı lokantasındayım. Saat erken. Masalar boş.
Peçeteler özenle bardaklara sıkıştırılmış. Duvarda birkaç Atatürk portresi. Radyo açık.
Yusuf Nalkesen'in kürdili hicazkâr şarkısı çalıyor: Avuçlarımda hâlâ sıcaklığın var.
Tam o sırada kapı açılıyor. Üç adam giriyor içeri. İkisi neşeli, biri pek asık suratlı.
Ona pencere kenarında oturmasını öneriyor arkadaşları.
Şu sözlerle.. "Manzaralı yere otur, senin daha çok ihtiyacın var!"
Radyodaki koronun sesi aynı anda yükseliyor: Unuttum dese dilim yalan, billahi yalan."
&
(Haşmet Babaoğlu/22 Kasım 2009/Sabah)
|
Bağlantı
|
» 7.11.2009 - fuar ve ulaşım...
 "...Kitap fuarı şehrin merkezinde olmalı... Panel izlemeye ve kitap satın almaya gidecek olanlar saatlerce yol ve trafik eziyeti çekmemeli. Denecek ki, fuarlar sektörün tanışma, anlaşma, iş yapma ortamlarıdır. Doğru. Ama binlerce kitap sevdalısının günahı ne?" & (Haşmet Babaoğlu/7 Kasım Sabah) |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 18.10.2009 - Herta Müller...
 Herta Müller’in Nobel Ödülü
"2009 yılı Nobel Ödülü’nü Romanya’da doğmuş Alman yazarı Herta Müller kazandı. Herta Müller’in Nobel Ödülü’nü kazandığını bana Telos Yayıncılık’ın ortaklarından Hasan Yılmaz haber verdi. Telefonda “Abi Nobel Edebiyat Ödülü”nü kazandık!” dedi. Ben de Orhan Pamuk’tan sonra gene bir Türk yazarı kazanmış, acaba kim kazandı diye düşünürken, “Senin Herta Müller kazandı!” diye ekledi. Benim Herta Müller?! BENZERSİZ YAZAR Bana Herta Müller’den 1995 yılında Paris’te bir İsviçre Almanı yazar arkadaşım söz etti. “Bildiğin, bildiğimiz gibi bir yazar değil, bütün roman mecralarının dışında yazıyor, müthiş bir şair!” dedi. Ben eleştirmenlere, gazete yazıcılarına değil, gerçek edebiyatçılara inanırım. Onlar kokuyu alırlar, beş duyularıyla büyük yazarı hissederler. Herta Müller’in kitaplarını Paris’te aradım, bir kitabı yayınlanmıştı ama onu da bulamadılar. O sırada Can Yayınları’nın yabancı edebiyatlar bölümünü yönetiyordum. Ama Paris dönüşü Can Yayınları’ndan ayrıldım. Birkaç ay sonra kış uykusunda yaşayan Telos Yayıncılık’ı yönetmeye başladım. İlk iş olarak Herta Müller’in kitaplarını getirttim Almanya’dan. Gelen kitapları Türkçeye çevrilmek üzere Nesrin Oral’a (“Tilki Daha O Zaman Avcı İdi”) ve Çağlar Tanyeli’ne (“Yürekteki Hayvan”) verdim. Yazar arkadaşım Herta Müller’in değerini abartmamıştı. Benzersiz bir yazardı. Güneşin bir “kızgın kabak” olduğunu yazıyordu. Tam anlamıyla bir şairdi. “Yürekteki Hayvan”nı 1997’de, “Tilki Daha O Zaman Avcı İdi”yi de 1998 yılında Telos Yayıncılık’ta yayınladık. Zaten Telos’ta geleceğin yazarlarını yayınlıyorduk. Bu nedenle şu anda Telos’un deposunda tozlanmakta olan yazarlara dikkat etmenizi salık veririm. FARK EDEMEDİLER Türkiye’de böyledir: Büyük kabul edilen yayınevleri tanınmamış yabancı yazarlarla hiç mi hiç ilgilenmezler. Yani yeni bir yazarı keşfetmeye kesinlikle yanaşmazlar. Ama küçük yayınevlerinin keşfettiği yazarları izlemekten de geri kalmazlar. Yazar tanınınca, ödül, Nobel falan alınca üzerine balıklama atlarlar. Küçük yayınevinin emeğini gasp ederler. Sözünü ettiğim iki roman yayınlandığı zaman bizim edebiyat eleştirmenleri ve edebiyat yazarları kitapların değerini fark edemediler. Kitaplar hakkında, olumlu-olumsuz eleştirileri bir yana bırakın, tanıtım yazıları bile yayınlanmadı. Oysa ben Herta Müller’i TÜYAP Kitap Fuarı’da davet etmeyi, ettirmeyi bile düşünüyordum. Kitaplar bir kez dağıtıldıktan sonra kitapçılar tarafından ikinci kez istenmedi ve depoda uyumaya başladılar. Telos Yayıncılık’tan 1999 yılı sonunda ayrıldım. Kitaplar kaderleriyle baş başa kaldı. OKUMADAN ALİMLER! Hasan Yılmaz’ın telefonundan sonra televizyonlar, gazeteler beni aramaya başladılar. Herta Müller’in kim olduğu bilen hiç kimse yokmuş Türkiye’de. Şimdi gazetelerin kültür sayfalarına, kitap eklerine bakıyorum: Haber ve tanıtım yazıları yazanların hepsi Herta Müller hakkında yeterli bilgi bulunmamasından şikâyetçi. Ama akıllarına şu iki kitabı alıp okumak da gelmiyor. Okusalar, ya da ellerine alsalar, arka kapak için yazdığım tanıtım yazılarından yararlanabilirler. Ama burası Türkiye, okumadan âlim, yazmadan kâtip olanların güzel memleketi!" & (özdemir ince/hürriyet/18 ekim 2009) |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 13.9.2009 - "kelebek etkisi..."
 "Bir dönem çağdaş fiziğin “Kelebek Etkisi” kuramı çok moda olmuştu. Deniliyordu ki: “Pekin’de bir kelebek kanat çırpsa Karayip adalarında fırtına çıkar.” “Global köy” doğasındaki zincirleme reaksiyonlar için de geçerliydi bu; toplumsal olayların sınırsız etkileşimi için de... Teoriyi sanat alanına taşıyan, Meksikalı yönetmen Alejandro Gonzalez Inarritu oldu. “Babil” filminde, Fas’ın bir dağ köyünde patlayan tüfeğin, nasıl 4 kıtada yankı yaptığını gösterdi. Bir Afrika köyündeki yoksul çocukların kaderi gün gelip Amerikalı varlıklı turistlerinkiyle çakışıyor,
turistlerin geride bıraktığı çocuklarının Meksika’da macerası, tüfeğin Japonya’daki ilk sahibine uzanıyordu. Tıpkı Kabil’de CIA’in El-Kaide’ye verdiği merminin, New York Ticaret Merkezi’ndeki suçsuz bir sekreteri vurması gibi... “Kelebek”, sınır tanımıyor artık... “Dışarı” diye bir şey yok. Her şey dahil! ..." & (can dündar/kelebek etkisi/13 Eylül 2009-Milliyet)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 12.9.2009 - "hesabınız ödenmiştir efendim..."
 "... Bu düzende “hesabı kim ödeyecek?” diye sormak abestir. Çünkü kimse ödemeyecektir. Sorduğunuz zaman da yanıt hep aynı olacaktır: - Hesabınız ödenmiştir efendim! Aslında hesabı tüm toplum ödemiştir. Hesap ne mi? Hesap; böylesine geri, böylesine çağ dışı, böylesine demokrasiye uzak, böylesine hamakatın pençesinde olan bir toplumda yaşamaktır. Az şey mi bu?" & (Ali Sirmen/11.09.2009/Cumhuriyet) |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 30.8.2009 - "Şiir soytarıları..."
 "Şairlerin adını anmakta çekinceniz varsa, niye ekranlarda şiirlerini okuyorsunuz! Ad belirtmek telif hakkı doğurur diye korkuyorsanız, daha da büyük ayıp! Şiiri okuyan doğru seslendirse neyse, yapılanın belki bağışlanacak bir yanı olur! Kimileri, haklarında suç duyurusu yapılacak denli katlediyor sözü de tınıyı da... Okuduğu şiirden sonra araya kendi şiirini sokuşturanlar, onunla yetinmeyip saçma sapan yorumda bulunanlar var ki, onları yargıç önüne çıkarmaktan başka yol yoktur. Şiire en büyük hakareti, kendinden geçip dizeleri sarhoş ağzıyla geveleyenler yapıyor. Bunlar, şairin, sarhoşluğu anlattığında bile sarhoşluktan söz etmediğini bilmeyenlerdir..." "TV’lerde düzeysiz şiirlerini okuyup esrikleşen ağlak suratlı hokkabazları gördükçe Nurullah Ataç’ın bir eleştirisini anımsadım. Ataç, Ahmet Haşim’in, “Karanfil” şiiri okunurken keman sesi duyduğunu söyleyen bir okuruna, “Şiir okuyacağınıza keman dinleyin!” der. Şiir bağırtıya gelmez. Okurken bedene atraksiyon yaptırmak, Feto türü salya sümük ağlamak, şiiri can damarından vurmaktır. Ekranlar, coşku denetimini yitirip kıllı göğsünü jiletleyenlerin yabancısı değil. Şiir okurken onlardan esinlenip coşku şehvetine kapılanlar seslerine trajik tonlar yüklemeyi marifet sanıyorlar. Bunu yaparken bedenlerini şişlerle delik deşik eden Rufai dervişlerine dönerek gülünçleştiklerinin ayırdına varamıyorlar! Onlar takındıkları gizemli görünümleriyle esrikleşenler, birçok izleyiciyi şiirin hiç etkilemediğini, tam tersine kılıktan kılığa girerken yaptıkları soytarılıkların güldürdüğünü algılama yeteneğinden bile yoksundurlar. Şiir, sözün onurudur, tınısında bu onuru taşır. Şiir soytarılarının yaptığı, sözün onurunu ayağa düşürmektir. Çözüm, şiiri onların ağzından kurtarmaktadır; hiç değilse sözün iffeti korunmuş olur... " & (Adnan Binyazar/Cumhuriyet Pazar/19 Temmuz2009)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|