cemedib
» 13.12.2009 - "zamanın hızı..."

“HIZ EGZERSİZİ”
"Normal yürüyüşünün yarı hızında yirmi dakika yürü.
Ayrıntılara,insanlara ve çevrendeki şeylere dikkat et.Bunu yapmanın
en iyi zamanı,öğle yemeğinden sonradır.
Bu egzersizi yedi gün tekrarla.”
&
"...'Çünkü zaman hep aynı hızla ilerlemez.Zamanın hızı bize bağlıdır.'
İkide bir saatime bakmaya başlayınca,Petrus'un haklı olduğunu anladım.Saatime ne kadar sık bakarsam,dakikalar o kadar yavaş gidiyordu..."
"Petrus,'Bu egzersizi işkence haline getirme,çünkü böyle bir amacı yok,'dedi.'Alışık olmadığın bu hızın tadını çıkarmaya bak.Her günkü alışkanlıklarını değiştirmeye çalışmak,içinde yeni birinin büyümesini sağlar.Ama sonuçta bu işin üstesinden nasıl geleceğine kendin karar vereceksin.'..."
&
(paulo coelho/hac)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 12.12.2009 - "herkesin yolu..."
"Paulo Coelho, 1986'da bir hac yolculuğuna çıktı: Pireneler'den Santiago de Compostela'ya uzanan 700 kilometrelik ortaçağ yolunu yürüdü. Hac, yazarın, hacıların Santiago Katedrali'ne varmak için bin yıldır yürüdükleri bu yolda yaşadığı heyecan dolu serüvenlerin öyküsü. Yalnızca Simyacı romanının yolunu açan ilk önemli romanı olduğu için değil, yazarın felsefesindeki insan sevgisini eksiksizce dile getirdiği için de, Hac'ın Coelho'nun yapıtları arasında onsuz edilemez bir yeri var.”
(arka kapak'tan)
&
"Fransa'nın güneyindeki bir kentte,bir bahçede oturmaktayım.
Karşımda yükselen dağları seyrediyorum.Yirmi yıl önce,dağların şu anda bulunduğum yerden pek de uzakta olmayan bir noktasından yürüyerek geçmiştim;Santiago Yolu'yla ilişkim böyle başlamıştı."
&
"Bir kılıcın peşindeyim.Katolik Kilisesi'nin küçük bir kolu olan,sırlar ve gizemlerden uzak durarak dünyanın simgesel dilini anlamayı amaçlayan RAM'ın bir ritüelini yerine getiriyorum."
&
"Evet,içtenliğimden kuşku duyuyorum.Petrus'un,geride bıraktığımız güler boyunca Yol'un herkese,en sıradan insanlara bile açık olduğunu söyleyip durması beni düş kırıklığına uğrattı.Oysa,bunca çaba sonunda,evrenin büyük gizlerine erişen bir avuç ayrıcalıklı insan arasına katılabileceğimi sanıyordum.Tibetli bilgelerin gizli yönetimlerinin,insanlar arasında çekiciliğinin olmadığı yerlerde aşkı depreştiren sihirli yiyeceklerin,Cennet'in kapılarının birden açılıverdiği ayinlerin varlığını keşfedeceğimi sanıyordum."
&
"...Sonra bana dönüp, "Çek elini,"dedi,elin seni yanılttı.Tarikat yolu, seçkin bir azınlık için değildir.Herkesin yoludur.Sahip olduğunu sandığın gücün bir değeri yok,çünkü herkesçe paylaşılan bir güç o.kılıcı geri çevirmen gerekirdi.Eğer geri çevirseydin,kılıç sana verilecekti;çünkü yüreğinin temiz olduğunu göstermiş olacaktın.Ama korktuğum başıma geldi,en can alıcı anda sendeleyip düştün.Hırsın yüzünden artık kılıcını yeniden aramak zorundasın.Gururun yüzünden onu sıradan insanların arasında araman gerekecek.Mucizelerin büyüsüne kapıldığın için,sana cömertçe verilmiş olan şeyi yeniden ele geçirmek için uğraş vermen gerekecek."
"İslamiyet,Hz.Muhammed'in Mekke'den Medine'ye göç edişi gibi,tüm inananların ömürlerinde en az bir kez Kabe'yi ziyaret etmelerini gerektirir ya,Hıristiyanlar da birinci binyılda üç yolu kutsal sayıyorlardı.Bu yolları aşanların kutsandığına ve günahlarının bağışlandığına inanılıyordu.Birinci yol,Aziz Petrus'un Roma'daki mezarına giden yoldu;bu yola gidenlere Gezginler deniyordu ve bunlar haçı simgeleri kabul ediyorlardı.İkinci yol,Hz.İsa'nın Kudüs'teki Kutsal Kabrine giden yoldu;bu yola gidenler,Hz.İsa Kudüs'e girdiğinde palmiye dallarıyla karşılandığından palmiye dallarını simgeleri sayarlardı;o yüzden onlara Palmistler denmişti.Bir de,Havari San Tiago'nun ...mezarına giden üçüncü bir yol vardı..."
"Bu kentin,ününün doruğuna eriştiği on dördüncü yüzyıl boyunca,Samanyolu'na -hacılar geceleri yollarını bu takımyıldızına bakarak buldukları için üçüncü yola böyle deniyordu- her yıl Avrupa'nın dört yanından bir milyondan fazla insan akın etmişti.Bugün bile,mistikler,sofular ve araştırmacılar,Fransa'nın Saint-Jean-Pied-de-Port kenti ile İspanya'daki Santiago de Compostela Katedrali arasındaki yedi yüz kilometrelik yolu yayan gidiyorlar."
&
(Paulo Coelho/Hac/ç:Celal Üster/can yayınları)
|
Yorum (1) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 4.12.2009 - "özgür haykırış..."

"Çok sevdiğim bir işçi olan Aleksi Zorba'nın hayatını ve yaşama düzenini yazmayı çok kez istemişimdir.
Hayatımda bana en çok iyiliği dokunan şeyler,gezilerle düşler olmuştur.Ölü ya da diri insanlardan,savaşmamda bana yardım edenler çok azdır.Ama ruhumda en çok iz bırakan insanları saptamak isteseydim,herhalde üç dört ad sayabilirdim:Homeros,Buddha,Bergson,Nietzche ve Zorba.Bunlardan birincisi, benim için ölümsüzlüğü kurtarıcı bir ışıkla aydınlatan,camdan yapılmış parlak bir göz (Güneş kursu gibi) olarak kalmıştır;Buddha dünyanın içinde boğulup kurtulduğu dipsiz bir göldü;Bergson beni,gençliğimde her biri benim için birer işkence olan,çözülmesi olanaksız,felsefe sorularından kurtardı;Nietzche ise,yeni acılarla zenginleştirdi beni ve bana sıkıntıyı,acıyı ve kararsızlığı gurura çevirmeyi öğretti;Zorba ise,hayatı sevmeyi ve ölümden korkmamayı öğretmiştir bana!
Eğer bugün,dünyada bir ruh kılavuzu,Hitlilerin dediği gibi bir ‘guru’,Ayranoz papazlarının dediği gibi bir ‘yeronda’seçmem gerekseydi,kesinlikle ‘Zorba’yı seçerdim.
Çünkü,mürekkep yalayan bir insanın kendini kurtarması için neye gereksinmesi varsa,hepsi onda vardı;uzaktaki besinini ok gibi yakalayan o ilkel avcı görüşü;rüzgar,deniz,ateş,kadın ve ekmek gibi,her günün yüzyıllık öğretilerine bir bakirlik vermek ve ölümsüzlüğe her zaman ilk kez bakmak konusunda gösterdiği o her sabah yenilenen yaratıcı yalınlığı,elinin sağlamlığı,yüreğinin tazeliği,içinde ruhtan daha kuvvetli bir güç varmış gibi, kendi ruhu ile alay etmek yolundaki babayiğitliği ve son olarak kritik anlarda,Zorba’nın ihtiyar göğsünden kurtarıcı olarak fışkıran,insanın benliğinden daha derin bir kaynaktan çıkan,her zaman yeni,pürüzsüz gülüşü;zavallı ve korkak insanın kendi hayatçığını yarım yamalak güvenlik altına alma yolunda çevresine diktiği ahlak,din ve vatan gibi çitleri yıkmak için o silkinir ve yıkardı da…
Bunca yıldır kitaplarda öğretmenlerin kudurmuş ruhumu doyurmak için,beni hangi besinle beslediklerini ve Zorba’nın birkaç ayda,bana nasıl,aslanca bir besin verdiğini düşündüğümde içimdeki acıyı ve kızgınlığı güçlükle önleyebiliyordum.Bir bakıma hayatım mahvolup gitmişti.Bu ‘ihtiyar’la çok geç karşılaşmıştım ve hala içimde kalan,kurtulabilecek şeyler çok azdı…”
“Bir sabah şafak vakti birbirimizden ayrıldık;ben Faust’a özgü öğrenme hastalığının iyileşmez darbesini yemiş,yine gurbete çıkıyordum;o kuzey yolunu tuttu ve zengin bir mermer damarının bulunduğunu söylediği Sırbistan’da,Üsküp dolaylarında bir dağa gitti,paralı birkaç adam buldu,biraz araç gereç satın aldı,işçileri işe sürdü ve yine yerin altındaki delikler açmaya başladı.Kayalar uçurdu,su getirdi,ev yaptı,buruşuk bir ihtiyar olmasına karşın,şen ve güzel bir dul olan Luiab ile evlendi ve ondan çocuğu da oldu.”
“Hayatımda tanıdığım en rahat ruh,en sağlam vücut,en özgür haykırış onundu.”
(Önsöz’den/Nikos Kazancakis)
&
“Onu ilk kez Pire’de tanıdım.Girit’e gidecek vapura binmek üzere limana gelmiştim.Neredeyse sabah olacaktı.Yağmur yağıyordu.Güçlü bir siroko rüzgarı esiyor,denizin serpintileri küçük kahveye kadar geliyordu.Camlı kapılar kapalı olduğu için hava,insan soluğu ve adaçayı kokmaktaydı.Dışarısı soğuktu,camlar insan soluklarından buğulanmıştı.Keçi kılından kahverengi fanilalar giymiş ve burada sabahlamış birkaç denizci,kahve ve adaçayı içiyor,buğulu camlardan denize bakıyorlardı.
Fırtınadan sersemleyen balıklar,dipteki durgun sulara inmiş,yukarıda çevrenin durulmasını,balıkçılar da kahveye sığınmışlar,bu tanrısal keşmekeşin durmasını bekliyorlardı;balıkların korkusu geçsin de oltalar vursunlar diye…Dil,iskorpit ve pisi balıkları gece seferlerinden dönüyor,uyumaya gidiyorlardı.”
&
“…Ver elini;eğer ikimizden biri ölüm tehlikesiyle karşılaşırsa…”
“Utanmış gibi durdu.Biz ki,yıllarca bu ruh ötesi hava seferleriyle alay etmiştik ve ot yiyenleri,ruhçuları,sofileri ve ektoplazmacıları aynı çukurun içine atardık…
Anlamaya çalışarak sordum:
Yani?
O,içine daldığı cümleden kurtulmak için aceleyle,
“İşte böyle şakaya vuralım,”dedi.”Eğer ikimizden biri ölüm tehlikesiyle karşılaşırsa,hemen öbürünü hatırlasın ve nerede olursa olsun,ona haber versin…Kabul mü?”
Gülmek istedi, ama donmuş gibi kalan dudakları kıpırdamadı.
“Kabul,” dedim.
Dostum,heyecanının belli olduğundan korkarak aceleyle ekledi:
“Elbette ben,bu gibi boş ruh bağlantılarına inanmam!”
“Zararı yok,olsun!”diye mırıldandım.
“Peki öyleyse,olsun;oynayalım bu oyunu.Kabul mü?”
“Kabul…”
Son sözlerimiz bunlar oldu.Sessizce el sıkıştık,parmaklarımız hasretle birleşti,sonra birden ayrıldılar…Sonra kovalıyorlarmış gibi arkama bakmadan aceleyle kaçtım.Başımı çevirerek son kez dostumu göreyim dedim,ama kendimi tuttum.İçimden şöyle demiştim:”Geri dönme!Yürü!”
İnsan ruhu sırf çamurdur;işlenmiş,hala kabakıyım doğranmış becerilere sahip,yontulmamış bir çamurdur ve temiz,sağlam olan hiçbir şeyi fark edemez;eğer yapabilseydi bunu;bu ayrılış ne kadar başka olurdu!
&
…Biliyordum.Tam bu anda böyle elyazılarımı dizlerimde tutup batan güneşi seyrederken bu mektubu alacağımı biliyordum.
Sakin sakin,ağlamaksızın okudum;Sırbistan’ın Üsküp kentine yakın bir köyden geliyordu;çata pata bir Almancayla yazılmıştı:çevrilmişini veriyorum:
“Ben köyün öğretmeniyim.Burada bir mermer yatağı olan Aleksi Zorba’nın,geçen Pazar günü saat altıda öldüğü yolundaki acı haberi size bildirmek için yazıyorum.Can çekişirken bana şöyle bağırmıştı:”
“…Yunanistan’da filanca dostum var;öldüğüm zaman ona öldüğümü ve son anıma kadar aklımın tamamıyla başımda olup kendisini hatırladığımı yaz.Ne yapmışsam pişman olmadığımı da…”
&
(Nikos Kazancakis/Zorba/Ç:Ahmet Angın/Can yayınları)

|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 4.12.2009 - "kürk mantolu..."

Gönderen:Çiğdem ÖZMEN
“Bir “aşk hikayesi”dir Kürk Mantolu Madonna. Tutkulu, ama temiz; yaşama bağlayıcı, ama ölüme yazgılı; umut dolu, ama umutsuz bir aşk öyküsü. Sabahattin Ali’nin başarısı da burada: Bir duygu gelişimini, bir ilişkiyi görünürde yalın, özünde ise karşıt uçlara gidip gelen, yükselip alçalan bir gerilimi duyurarak anlatmasında. Üstelik olayın akışıyla değil, olayı yaşayan kişilerin iç dünyası yansıtılarak sağlanan bir gerilim bu. Çünkü yazarın amacı, kurduğu aşk öyküsü çevresinde insanı anlatmak, onun dışa çok az, belki de hiç yansımayan iç zenginliğini sergilemek. Giderek her insanın dış görünüşünün basitliğine, sıradanlığına karşın bu görünüşüyle çelişen, karmaşık bir kişiliği olabileceği gerçeğini vurgulamak. Kısacası anlatılan aşk öyküsü, Sabahattin Ali için çizdiği Raid Efendi ve Maria Puder tiplerinin iç gerçeklerini yansıtmada bir araç.”
&
"Fakat insanlar nedense daha ziyade ne bulacaklarını tahmin ettikleri şeyleri araştırmayı tercih ediyorlar. Dibinde bir ejderhanın yaşadığı bilinen bir kuyuya inecek bir kahraman bulmak, muhakkak ki, dibinde ne olduğu hiç bilinmeyen bir kuyuya inmek cesaretini gösterecek bir insan bulmaktan daha kolaydır. Benim de Raif efendiyi daha yakından tanımam sadece bir tesadüf eseridir."
"Bana rast geldiğinden memnun görünüyordu. İhtimal, eriştiği mertebeleri gösterebildiğine, yahut da, benim halimi düşünerek, benim gibi olmadığına seviniyordu. Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. Hamdi de bana aynı hislerle hitap eder gibiydi."
"Aynı zamanda bu resim bana birdenbire Raif efendiyi de izah etmişti. Şimdi onun sarsılmaz sükunetini, insanlar ile münasebetlerindeki garip çekingenliğini gayet iyi anlıyordum. Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşıdakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyacanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmansına imkan var mıydı? Böyle bir adam, önünde bütün küçüklüğü ile çırpınan birine karşı taş gibi durmaktan başka ne yapabilirdi? Bütün teessürlerimiz, hayal kırıklıklarımız, hiddetlerimiz, karşımıza çıkan hadiselerin anlaşılmadık, beklenmedik taraflarınadır. Her şeye hazır bulunana ve kimden ne geleceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?"
“Nedense, hayatta bir müddet beraber yürüdüğümüz insanların başına bir felaket geldiğini, herhangi bir sıkıntıya düştüklerini görünce bu belaları kendi başımızdan savmış gibi ferahlık duyar ve o zavallılara, sanki bize de gelebilecek belaları kendi üstlerine çektikleri için, alaka ve merhamet göstermek isteriz. “
“ İnsanlar birbirlerini tanımanın ne kadar güç olduğunu bildikleri için bu zahmetli işe teşebbüs etmektense, körler gibi rastgele dolaşmayı ve ancak çarpıştıkça birbirlerinin mevcudiyetinden haberdar olmayı tercih ediyorlar.”
“Bu yaşıma kadar mevcudiyetinden bile haberim olmayan bir insanın vücudu birdenbire benim için nasıl bir ihtiyaç olabilirdi? Fakat bu hep böyle değil midir? Birçok şeylere ihtiyacımızı ancak onları görüp tanıdıktan sonra keşfetmez miyiz?”
“ Bir kadının bize herşeyini verdiğini zannettiğimiz anda onun hakikatte bize hiçbirşey vermiş olmadığını görmek, bize en yakın olduğunu sandığımız sırada bizden, bütün mesafelerin ötesindeymiş kadar uzak bulunduğunu kabule mecbur olmak acı birşey.”
“ Hayat beni kaybetmekle hiçbirşey ziyan etmeyecekti. “
“Kaybedilen en kıymetli eşyanın, servetin, her türlü dünya saadetinin acısı zamanla unutuluyor. Yalnız kaçırılan fırsatlar asla akıldan çıkmıyor ve her hatırlayışta insanın içini sızlatıyor”
&
(Sabahattin Ali/Kürk Mantolu Madonna/ Yapı Kredi Yayınları)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 26.11.2009 - "ter ve gözyaşı"

"ter gövdenin kendinden sözetme isteğidir.Neye maruz kalırsa kalsın,
onun aracılığıyla sözalır ten.İçimizdeki biriken zehiri toplayabilseydik,
belki de yılanlar ya da örümcekler gibi onu bir kesede toplayabilir,
tehlike anında karşımızdakileri sokabilirdik.Bunu yapamadığımız içindir,
ağumuz dilimizden akar.”
&
"gözyaşı içimizdeki kumbarada bekler.Akıtsak,kurtulsak,
tutsak bir:Bir tür özümüzdür.Ademoğlu gökyüzü gibidir,
bir tür bulutlar geçer içinden.Büyük yağmurlar geniş
çölleri tutar.Kimse yokken,sessiz ve derin bir sağanak geçer
koyaklarımızdan.Hiç ağlamayan insanlar vardır:Onların içini
sarkıtlar dikitler kaplar."
&
(Enis Batur/Gövdem)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 25.11.2009 - "son bir ezgi..."

"...Klasikler,haklarında asla "okuyorum" sözünü değil,
genellikle "yeniden okuyorum" sözünü işittiğimiz kitaplardır.
En azından "çok okumuş" olduğu kabul edilen kişiler arasında olur bu;
dünyayla ve dünyanın bir parçası olarak klasiklerle karşılaşmanın
tam da ilk karşılaşma olması nedeniyle değerli olduğu gençlik için değerli değildir.
"Okumak" fiilinin önündeki "yeniden" sözü,ünlü bir kitabı okumadıklarını
itiraf etmekten utananların küçük bir ikiyüzlülüğü olabilir.
Onları rahatlatmak için şunu belirtmek yeterli olacaktır:
Bir bireyin "oluşum dönemindeki" okumaları ne kadar kapsamlı olursa olsun,
her zaman okuyamadığı çok sayıda temel yapıt kalır geriye."
&
"...ileri sürülebilecek tek gerekçe,klasikleri okumanın,
okumamaktan daha iyi olduğudur.
Ve birileri bu çabaya değmeyeceği gibi bir itiraz getirecek olursa,
Cioran'ı...alıntılayacağım:
"Baldıran hazırlanırken,Sokrates flütle yeni bir ezgi öğreniyormuş.
'Ne işine yarayacak' diye sormuşlar:
"Ölmeden önce bu ezgiyi öğrenmeye" demiş."
&
(Italo Calvino/Klasikleri Niçin Okumalı?/Ç:Kemal Atakay)
|
Bağlantı
|
» 14.11.2009 - "Su" gibi...

http://videoizle.video75.com/S8PN-gR6z48/ruhi-su-ben-melamet-hirka/
"Tarihi 1985 yıl önce İsa'nın doğumuyla mı başlatıyoruz?Yoksa dört bin yıl önce yazının bulunuşuyla mı?Yoksa on bin yıl önceki insanın mağara resimleriyle mi?
İnsanlık tarihi kaç on bin yıllık olursa olsun tarihin hiçbir zamanında ve dünyanın beş anakarasının hiçbir yerinde ve bugün de dünyanın 160 küsur ülkesinde insanlar milletvekili sıkıntısı çekmemişlerdir ve başbakan sıkıntısı çekmemişlerdir ve devlet başkanı sıkıntısı hiç çekmemişlerdir.Niçin?Çünkü bunlar tarihin her döneminde ve coğrafyanın her yerinde,her zaman istenilenden,gereksinilenden daha çok olmuşlardır.Değil bir tek dünyaya,yüzlerce dünyaya yetecek kertede vardır bunlardan.Ama tarihin her döneminde ve dünyanın her yerinde her zaman Ruhi Su'lar yoktur.Ruhi Su'lar çok değil,gereğince bile bulunmazlar.Ve Ruhi Su'lar bir gelir bir giderler.
İşte tarihin her zamanında ve dünyanın her yerinde gereğinden çok bulunanlar,dünyaya pek seyrek gelen (Ne mutlu bize ki yurdumuza gelen) Ruhi Su'ya tedavisi amacıyla yurtdışına çıkması için hiçbir neden de olmadan,hiçbir bahane de uydurulamadan pasaportunu vermediler.
Uygar ülkelerin sanatçıları,bilimcileri, aydınları,Türkiye'nin her zaman gereğinden pek çok bulunan yetkililerini Ruhi Su'ya pasaport verilmesi için başvuru yağmuruna tuttuktan sonradır ki Ruhi'ye pasaportunun verilmesi zorunda kalındığında Ruhi Su ölüm yolculuğuna,dönüşü olmayan göçe hazırlanıyordu.Artık hiç kullanmadığı ve kullanamayacağı pasaportu ile öldü.O kullanılamayan pasaport özenilerek saklansın.Çünkü bizden sonraki kuşaklar bugünü öğrenmek ve anlamak için kullanılamayan pasaportu müzede görmelidirler."
&
(Aziz Nesin/birlikte yaşadıklarım birlikte öldüklerim)
|
Bağlantı
|
» 9.11.2009 - "kağnı gölgesindeki it..."
Aziz Nesin'in romanının girişindeki bir atasözü,
"Zübük"lerin ayrıntılı eşgalini verir gibidir:
"İt, kağnı gölgesinde yürür de, kendi gölgem sanırmış."
&
"Şimdi çokiyi anladım ki, Zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz. Bizim hepimizin içinde zübüklük olmasa, bizler de birer zübük olmasak, aramızdan böyle zübükler büyüyemezdi. Hepimizde birer parça olan zübüklük birleşip işte başımıza böyle zübükler çıkıyor: Oysa zübüklük bizde, bizim içimizde. Onları biz, kendi zübüklüğümüzden yaratıyoruz. Sonra kendi zübüklüklerimizin bir tek Zübük’te birleştiğini görünce ona kızıyoruz. (...) Benim için şimdilik tek amaç, buradan kurtulmak. Ama gerçekten zübüklerden, kendi zübüklüğümüzden kurtulabilecek miyiz? İşte bu soruya cevap veremediğim için nereye gideceğimi, ne yapacağımı bilemiyorum. Yeni gideceğim yerden sana mektup yazar, önce kendi zübüklüğümden kurtulup kurtulamadığımı anlatırım."
(Zübük'ten)
|
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 6.11.2009 - "Bir erkek kediyle,bir parça ciğer..."
 "Orhan Veli'nin Karşı adlı kitabının 28.sayfasındaki şiirin başlığında görmüş olabilirsiniz adını: 'Erol Güney'in kedisinin bahar mevsiminde ve toplum meseleleri karşısında takındığı tavrı anlatan şiirdir. Bir erkek kediyle bir parça ciğer; Dünyadan bütün beklediği. Ne iyi!' Erol Güney'i ve kedisi Edibe'yi,bu mısralarla ölümsüz kılmıştır Orhan Veli. Erol Güney,1914'te Odesa'da doğmuş bir Yahudi'dir.1920'de ailesiyle İstanbul'a göçer. Türk vatandaşlığına geçer.1938'de İstanbul Üniversitesi'nin felsefe bölümünü bitirir. O yıl Hasan Ali Yücel,Maarif Vekili olmuş,dünya klasiklerinin Türkçe'ye kazandırılması için Tercümee Bürosu'nu kurmaya karar vermiştir.Büronun Rusça sorumlusu Erol Güney olur. Puşkin,Gogol,Gonçarov,Turgenyev,Dostoyevski ve Çehov'un kitaplarını Türkçe'ye çevirir.İşte o, çoğumuzun hafızasında iz bırakan beyaz kapaklı,dar,uzun kitapları çıkaran Tercüme Bürosu'nun yaşayan son çalışanıydı.Aynı zamanda 1945'teki ilk Mavi Yolculuk'un da hayattaki son yolcusuydu. Erol Güney'in hayatı,1955'te tepetaklak olur.AFP'nin Türkiye muhabiridir.SSCB-Türkiye ilişkileriyle ilgili bir haberi gazetede yayınlanır.Dışişleri bundan hiç hoşlanmaz;Yozgat'a sürülür.New York Times'ta Menderes aleyhine çıkan bir yazının da ondan kaynaklandığına inanır hükümet.Vatandaşlıktan çıkarılır. Bir süre Fransa'da çalıştıktan sonra,1956'da İsrail'e yerleşir;İstanbul'daki Şalom gazetesine de yazar.Ancak 35 yıl sonra,kovulduğu ülkeye turist vizesiyle dönecek,böylece anıları Erol Güney'in Ke(n)disi adlı kitapta toplanacaktır." (Haluk Oral/NTV tarih/Kasım 2009) & "Sevgili, “Çıkar mısın bahar günü sokağa İşte böyle olursun Böyle yattığın yerde Düşünür düşünür Durursun” Orhan Veli, yakın dostu, Tercüme Bürosu’ndan arkadaşı Erol Güney’in, gebe kalan kedisi Edibe için yazmıştır yukarıdaki “Erol Güney’in Kedisi” şiirini. Onlar, Melih Cevdet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney ve diğerleri... Onlar sözcük şövalyeleri, 20. yüzyıl Türk Rönesansı’nın beyleri... Evet ya Türk Rönesansı!.. Geriye yapıtları kalmamış olsa kimse, bugünkü halimize bakarak, yirminci yüzyılın ilkyarısında bir Türk Rönesansı yaşadığımıza inanmaz... Yüzyılın başında (1914) Odesa’da doğmuş olan Michel Rottenberg’in, çocukken ailesiyle göçtüğü Türkiye’de Erol Güney olup Anadolu halkına çeviri yoluyla değerli eserler kazandıracağını, dönemin efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile dostluk kuracağını kim düşünebilirdi? Erol Güney de kendisini Gaziantep’te felsefe öğretmenliği için sakıncalı bulan ama sonra ülkenin önde gelen aydınlarından biri haline gelmesinin önünü tıkamayan Türkiye’yi bir gün terk edeceğini, uzun verimli ömrünü 2009 Ekimi’nde İsrail’de tamamlayacağını hiç düşünebilir miydi dersin? Şu insan yaşamı, kimi zaman kaç metamorfozu sığdırabiliyor içine... Tanımak onurunu duyduğum Erol Güney’i gördüğüm zaman utanç kaplamazdı içimi, çünkü bilirdim ki, ne olursa olsun, burası ikimizin de yurduydu; keyfiyle, onuruyla, utancıyla, her şeyine ortaktık onun. Onun için, ayrıldığından beri Türkiye, “orada bir toprak var uzakta, gitmesek de kalmasak da, o toprak bizim vatanımızdır” idi..." (Ali Sirmen/25.10.2009 Cumhuriyet) & |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
» 5.11.2009 - seyahat halleri...
"Kış tam olarak ne zaman geldi, söylemesi zor.Sonbaharın bitişi ve kışın amansız gerçekliğiyle şehre hükmedişi,tıpkı bir insanın göze çarpmayacak kadar yavaş ve günbegün yaşlanması gibi adım adım oldu.Önce akşamlar serinledi,sonra sağanak yağmurlar başladı,bunları Atlantik rüzgarları,sis,yaprak dökümü ve günlerin kısalması izledi.Gerçi hala bazı rahatlama anları yaşanmıyor değildi,kimi sabahlar gökyüzü parlak mavi oluyor ve sıkı giyinmeden sokağa çıkabiliyordu insan...” "Yaşamımıza hükmeden mutluluk arayışıysa,bu arayışın dinamiklerini bütün harareti ve paradokslarıyla) açığa çıkaran nadir etkinliklerden biri seyahatlerimizdir.Seyahatler dolaylı da olsa,iş ortamının ve ayakta kalma mücadelesinin ağır koşullarından sıyrıldığımızda nasıl bir yaşamımız olacağını,istediğimiz gibi yaşamaktan ne anladığımızı ortaya koyar..." "Nereye gitmemiz gerektiği konusunda bize tavsiyede bulunan çoktur ama neden ve nasıl gideceğimizi söyleyen yoktur.Oysa seyahat sanatının doğal olarak akıllarda uyandıracağı sorular bu kadar basit ve önemsiz değildir,üstelik seyahat sanatı üzerine yapılacak araştırmalar,Yunan filozoflarının eudaimonia ya da mutluluk diye adlandırdıkları anlayışa mütevazı bir katkı sağlayabilir." & "Mutluluk,bizim beklentilerimizdeki gibi kesintisiz ve uzun süren bir memnuniyet duygusu değildir.Aksine,aklın ve bilincin de işin içinde olduğu,kısacık ve tesadüfi bir olgudur:kısa bir süre için dünyayı çok net algılarız;geçmişin ve geleceğin olumlu düşünceleri bir araya gelir ve endişeler ortadan kaybolur.Fakat bu durumun on dakikadan daha uzun sürdüğü pek nadirdir..." "Seyahat bitip de eve döndüğümüzde,seyahat boyunca bizi ara ara yoklayan gelecek endişesi unutulur gider.Acaba tatilimizin kaçta kaçını geleceği düşünerek geçirmişizdir?Seyahatimizin kaçta kaçını,o anda olmadığımız bir yerde olduğumuzu hayal ederek harcamışızdır?Bu sorular cevapsız kalır,üstelik eve döner dönmez hafızamızdan ilk silinecek meseleler bunlar.Bir yere gitmeden önceki beklentilerimiz ve o yerden döndükten sonraki anılarımız müthiş bir saflık taşır:bir yer,en saf haliyle,beklentilerde ve anılarda varolur." "Ufacık bir küskünlüğün,güzel bir otelin yaşatacağı o koskoca hisleri nasıl yerle bir ettiğine şaşırıyorsak eğer,bu şaşkınlık,ruh halimize nelerin şekil verdiğini yanlış anlamamızdan kaynaklanır.Evdeyken hüzünlüyüzdür çünkü hava kötüdür ve binalar çirkindir;ancak tropikal bir adada (hurma ağaçlarının ve masmavi bir gökyüzünün altında yaşanan acı bir tartışmadan sonra) gökyüzünün durumunun ya da yaşadığımız yerin görünümünün bizi tek başına mutluluğa sürüklemeyeceğini ya da durduk yerde sefil etmeyeceğini öğreniveririz" & "...Baudelaire'in yaşamöyküsünde bir ayrıntı çarpar gözümüze:yaşamı boyunca limanlar,rıhtımlar,tren istasyonları,trenler,gemiler ve otel odaları gibi seyahat mekanlarına karşı büyük bir ilgi duymuştur,bu fani seyahat mekanlarında kendini evindeymiş gibi rahat hissetmiştir,üstelik yaşadığı yerde hissetmediği kadar.Ne vakit Paris'teki atmosferden bunalsa;dünya,gözüne "tekdüze ve küçük" görünse alır başını gider,yaşadığı mekanı yalnızca "terk etmek adına erk eder" ve bir limandan ya da bir tren istasyonundan acı acı seslenir: Ey vapur,beni de götür yanında!Ey gemi,çal beni buradan! Uzaklara,çok uzaklara götür!Burada çamura dönüyor bütün gözyaşları!..." & (Alain de Botton/seyahat sanatı/çeviren:ahu sıla bayer) |
Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
|
|