"atabarı..."

2012-05-03 10:28:01
atabarı... |  görsel 1

 

 

'Atamızdan Yadigâr Bizde Atabarı Var'

*
'Hüma ve Kemal Noyan İçin'

*

Taraf'taki 05.02.12 tarihli yazısında Barbaros Altuğ, Elif Şafak'ın kazanmadığı bir ödülü kazanmış gibi kaydetmesini eleştiriyor, kanıt niyetine onun internet sitesindeki sayfasını işaret ediyordu.

'Pes doğrusu diyerek' yazarın biyografi sayfasına girdim. Elif Şafak, 2005 Independent çeviri Roman ödülünü kazandığını iddia etmiyor ama finalist konumunu, 'ödüller' başlığı altında not ediyordu. Bu kadar zorlama, 2010 Marka ödülü(?) verilen bir yazara belki de çok görülmemeliydi.

Konu bana başka bir 'zorlamayı' anımsattı. Bu yıl Elif Şafak, geçen yıl da Altuğ'un temsilciliğini yaptığı Ayşe Kulin, aday adayı konumunda elendikleri IMPAC Dublin ödülünde, adaylarmış gibi lanse edilmişlerdi.

Impac Dublin edebiyat ödülüyle ilgili önceki maddelerimi okumayanlar için özetleyeyim: ödülün seçmen listesinde yer alan yaklaşık 200 kütüphane, o yıl İngilizceye çevrilmiş en çok üç romanı aday adayı (longlist) olarak Dublin'deki düzenleme komitesine gönderir. Komite longlist'ten 6-10 sayısında yazarı aday (shortlist) olarak 12 Nisan günü açıklar, kazanan iki ay sonra belli olur.

Türkiye'den aday adaylarını şimdilik Milli Kütüphane seçer. Geçen yıl, Ayşe Kulin'in Türkiye'deki yayıncısı tarafından İngilizce bastırılan ve yurtdışında satışa sunulmayan romanı aday adayı olarak saptanırken, Nobelist Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'ni Alman, Çek ve Yunan kütüphaneleri önermişlerdi.

*

Cumhuriyet Kitap'ta Orhan Pamuk hakkında kapsamlı bir yazısı çıkan Prof. Onur Bilge Kula, Kütüphaneler Genel Müdürü'dür. Milli Kütüphane'nin IMPAC ödülü seçim kriterlerini gözden geçirtmelidir.

*

Her Şey Dün Gibiydi'den ' Mehmet Müfit, YKY:

ÖDÜL AVCISI

dur!..

ödüller, tehlikelidir

göze almak gerek her şeyi.

yarışan kalite değil, kişiliklerdir unutma!

ve unutma yine; lekesizim diyebilmek

ödülsüzüm demekle eşdeğer

artık, ben de bir ödül isterim.

*
Bir eksikliğimiz de başarının 'mühendisini' alkışlarken 'mimarını' unutmak değil midir?

Örneğin Dünya Klasikleri'nin Türkçeye kazandırılmasında Hasan Ali Yücel'in adı saygıyla yad edilir (Buna itirazım yoktur, olamaz). Ancak projenin başlama talimatını veren, süreci yakından izleyen dönemin cumhurbaşkanı İsmet İnönü'dür.

Tercüme bürosu ekibinden Erol Güney (1914-2009) der ki:

'Hem Tercüme dergisine hem de klasiklere büyük önem veren İsmet İnönü'nün bizi çok büyük sıkıntılara sokan bir isteği vardı: 'Kitaplar her Cumhuriyet Bayramı'nda aynı anda piyasaya verilsin.' Anlaşılan bir topçu olan İsmet İnönü, askerlik tecrübesine göre karar vermişti. Topçulukta tek merminin büyük bir etkisi olmadığı bilinir, ama 100 mermi aynı anda düşerse bu baraj ateşinin etkisi büyük olur. Bunun için ne kadar kitap çıkarsa çıksın hepsi birden Cumhuriyet Bayramı'nda piyasaya verilecekti. 'Kitap mermi gibidir' demişti. Ne var ki basın yayın dünyasında bu fikri uygulamak bizi çok yoruyordu. Cumhuriyet Bayramı yaklaşınca, başta Yaşar Nabi Nayır olmak üzere bütün Tercüme Bürosu görevlileri, gece gündüz çalışmak zorunda kalırlardı.'

(Kaynak: Erol Güney'in Ke(n)disi ' Haluk Oral, M.Şeref Özsoy, YKY)
*
Yapı Kredi'de önce yönetim, sonra ortaklık yapısı değişene dek (2004), Yapı Kredi Yayınları'nın (YKY) Yönetim Kurulu Başkanı'ydım. Hedefim YKY'yi Kitabistan'ın nitelik ve nicelik önderi yapmaktı. Bunun için gerektiğinde müdür gibi de çalıştım. Kurumsal olanakların yetmediği noktada, kişisel olanaklarımı seferber ettim. Ayrıldığımda tüm hedeflerimize ulaşmıştık.

YKY'nin o en güçlü dönemi anıldığında Selçuk Altun'un adı pek anılmaz. (İsmet İnönü'yü yad ederken, aklıma geliverdi.)
*
YKY'nin Yapı Kredi'ye sağladığı prestij getirisi bazı büyük bankalara örnek oldu. Kimi sanat ve müzik etkinliklerine yöneldi. İş Bankası, 1956'da Hasan Ali Yücel'in yönetiminde kurulan ama giderek etkin yayıncılıktan çekilen İş Kültür'ü Ahmet Salcan'ın genel müdürlüğünde harekete geçirdi. Başarılarını sürekli alkışlamaktayım.

Bazı sözde solcular Bankalar'ın Kitabistan'daki varlıklarından önce rahatsız oldu, şimdi çıkardıkları dergilere ilan almak için yırtınıyor; elleri boş dönmedikçe onların yayımladığı kitaplara övgü dolu yazılar döşeniyorlar.
*
İstanbul'u Dinliyorum ' Hilmi Yavuz, Anadolu Sanat Yayınları:

1993 ürünü anı kitabını yazarı, 'Çok sevgili Ayla'ya, Oktay ağabey'e, kapaktaki delikanlıyı anımsıyor musun Oktay ağabey? Fatih'teki o çocuğu' diyerek imzalamış.

İçinde alışılmamış bir İsmet İnönü fotoğrafı: O, karşısında ayakta duran kişiye adeta kükrüyor. Arkadaki yazıya göre:

'1 Haziran 1958. İsmet İnönü, Cağaloğlu'ndaki CHP İstanbul İl Merkezi'nde basın toplantısı yapıyor. Aynı anda, DP hükümeti ise, İstanbul Vilayet Binası'nda toplantı halinde. Başbakan Adnan Menderes, Vali Ethem Yetkiner'i CHP İl Merkezi'ne gönderiyor. Talep: İsmet Paşa, basın toplantısından vazgeçsin. Resimde solda ayakta Vali Ethem Yetkiner mesajı iletmiş. İsmet İnönü'nün cevabının ne olduğunu anlamak için yüzüne bakmak yeterli. Hemen yanında CHP İl Başkanı Prof. Şemseddin Günaltay yer almakta. Hızla not almaya devam eden gözlüklü delikanlı ise Vatan Gazetesinin siyasi muhabiri Hilmi Yavuz!'
*
Sürece uygun bir soru: Dindar mısınız yoksa dingeniş mi?
*
İstanbul'da açılacak bir semt lokantasına ad önerisi : İSTATBUL.
*

'Mısra benim namusumdur.' Yahya Kemal Beyatlı

(Üstadın şanına layık bir yaşamöyküsü yazıldı mı? Onun eksilerini de ıskalamayan.)
*
Kitap önerileri:

2666 ' Roberto Bolano (Çev. Z.H. Ateş), Pegasus /

 İnsan Yaşadığı Şeydir ' Tahsin Yücel, İş Kültür /

 Bu Bir Çağrıdır ' Yaşar Kemal, YKY /

Boğaz Hakkında Her Şey ' Saffet E. Tonguç; Pat Yale, Boyut /

Kaç Yıl Oldu? 2012 ' Fırat Budacı, Mürekkep /

Bu benim.zip ' Aslı Serin, 160. Kilometre /

İki Nesil Bir Şehir ' Aydın Boysan; Burak Boysan, Doğan Kitap /

Hammurabi ' Marc Van De Mieroop (Çev. B.O.Doğan), İş Kültür /

Kendine Ait Bir Oda ' Virginia Woolf (Çev. İlknur Özdemir), Kırmızı Kedi'
*
 Kaç Yıl Oldu? 2012'den- Fırat Budacı

- Bir İstanbul Masalı adlı dizinin final bölümü, reklam kuşaklarıyla birlikte tam 5.5 saat süreli 7 yıl,

- Seren Serengil, 'Annem hakikaten çok kaliteli bir sanatçı annesi' açıklamasını yapalı 6 yıl,

- 14 yaşındaki bir kıza tecavüzden tutuklanan yazar (seksenlik) Hüseyin Üzmez, yakınlarına, 'Gazozuma ilaç attılar, olanları hatırlamıyorum' diyeli 4 yıl,

- Reha Muhtar, mahsur kaldıkları dağda donmak üzereyken kurtarılan dağcılara, 'Soğuk muydu?' diye soralı 10 yıl olmuş'
*
Ne zaman bir gazetecinin daha roman yazdığını duysam, 'Gazeteci saate karşı yazar, saate karşı yazmadığı zaman daha kötü yazar' özdeyişini anımsarım.
*
Küresel Kültürazzi:

Filozof Blaise Pascal (1623-1662) şiiri gereksiz bulurdu. /

1845'te Paris'te 945 kitabevi vardı. /

Voltaire'e göre Shakespeare, 'Sevimli bir barbar'dı. /

'Özgür iradeye inanmak gerek, bu konuda seçim hakkımız yok' derdi Nobelist Isaac B. Singer. /

 Lermontov (1814-1841) Puskin'in düelloda öldürülmesini lanetleyen bir şiirle ünlendi. Dört yıl sonra kendisi de bir düelloda öldürüldü. /

 Atinalı general Phocion'un (M.Ö.4. Yüzyıl) bir söylevini dinleyiciler hararetli bir alkışla kesince, 'Ne o, aptalca bir şey mi söyledim?' diye ikirciklenir. /

Giacomo Puccini'nin tek hobisi ördek avcılığıydı. /

Nobelist Hermann Hesse de Jung'un hastasıydı. /

 E. Hemingway, E.E. Cummings, John Dos Passos ve Dashiell Hammett; dördü de Birinci Dünya Savaşı'nda gönüllü ambulans şoförüydüler. /

 Virginia Woolf'un günlüğünden: 'Farzet ki bir sabah uyanıyor ve gerçek olmadığını farkediyorsun.' /

'Yaşamsal tüm gelişmeleri nörotiklere borçludur Dünya. Tek başlarına din kurmuş, başyapıtlar bestelemişlerdir.' M. Proust / Şair W.H. Auden yıllarca New York'taki Greenwich Village'te çöplüğü andıran bir apartman dairesinde yaşadı, ondan önceki kiracı Leon Troçki'ydi. /

 Beethoven'in cenaze töreninde Mozart'ın Requiem'i icra edilmişti'
*
'Sabahleyin erken kalkarak, gecenin gündüz olmak için geçirdiği istihaleye (biçim değiştirme) şahit olmayanlar, yeryüzünde hiçbir şey görmemişlerdir.'

Nazmi Ziya

(Nazmi Ziya (1881-1937), Fatih Sultan Mehmet'in hocası Mollagürani'nin torunlarındandı. Picasso ve Matisse'den bahsolduğunu duyunca, 'Bırakın şu cambazları' demesine rağmen gözde Türk ressamımdır.)
*
A Bigger Message'dan ' Martin Gayford

Picasso'nun yakın çevresinden fotoğrafçı Lucien Clergue, üstadın yaşamöyküsünü yazan John Richardson'a anlatır: Biliyor musun Picasso benim yaşamımı nasıl kurtardı? Arles'daydık, bir boğa güreşi gösterisinden sonraydı. Biraz kilo vermiştim ama sağlığımdan bir şikâyetim yoktu. Picasso damdan düşercesine, derhal bir hastaneye gitmemi önerdi, ciddi bir sağlık sorunum olduğu görüşündeydi. Onu ciddiye almadım ama karısı Jacqueline ısrar etti, Picasso böyle buyurmuşsa Tanrı aşkına onu dinlemeliydim.

Gittiğim hastanede kısa bir muayeneden sonra hemen ameliyata alındım. Ender görülen ama öldürücü bir peritonitis vakası kurbanıydım. Bu vakanın özelliği, geç kalınması durumunda, bedende bir acıya neden olmadan ölümle sonuçlanmasıydı.

Picasso boşuna, her fırsatta, 'Ben bir peygamberim' demezdi.

(Bu anekdotu dinleyen ressam David Hockney'e göre evet, Picasso bir peygamberdi. O sayısız insan yüzüne bakmıştı ama gördükleri bir fotoğrafçıdan daha derindi.)
*
Şairin Günah Defteri'nden ' Tozan Alkan; Şeref Bilsel, Ikarus:

- 'Şiir bir hikâye değil sessiz bir şarkıdır.'

Ahmet Haşim

- 'Şiir güzellikle çarpışan tek gerçektir.'

Gilfillan

- 'Şiir, çevrildiğinde kaybolan şeydir.'

Robert Frost

- 'Gerçek şiir, anlaşılmadan anlatan şiirdir.'

T.S. Eliot

- 'Şair, her şeye katlanabilir, baskı hatası dışında.'

Oscar Wilde
*

19.02.12! Berrak bir Pazar sabahıydı, ailecek İstanbul Modern Sanat Müzesi'ne gittik. Önce Müze'nin deniz ve Topkapı Sarayı manzaralı kafesinde kahvaltı edecektik. Sabahın geç saatleri olmamasına rağmen kafe doluydu, balkon kapısına yakın bir masada konuşlandık. Şık giyinmeye çalışmış diğer müşteriler 'manzaralı kahvaltının' tadını ençoklamak ister gibiydiler, acele etmiyorlardı. Bizim gezecek iki sergimiz vardı, acele etmeliydik.

Sergileri gezerken dikkat ettim, üç kişilik Altun ailesi dahil ikisinde de on izleyici bile yoktu. Mekânlarda yaklaşık iki saat kaldık, bir heves, kahvaltısını bitiren kentsoyluların bize katılmasını bekledik. Heyhat, kahvaltızadelerin belki de %99'u, işleri bitince sergi mergi izlemeden Müze'den ricat ediyordu.

('Bir müzeye yalnızca kahvaltı etmek için gitmek', Cem Yılmaz'lık bir olgu mudur?)
*
Geçen kış İstiklâl Caddesi kitabevlerinde yaşadıklarım:

-D ve R Kitabevi'nde kasadara para öderken şık bir genç kız araya girdi. Okula gidiyorsa üniversiteli olmalıydı, 'Sizde balon bulunur mu?' diye sorarken şaka yapmıyordu.

-Mephisto Kitabevi'ndeki kasanın önünde kuyruktayım. Sıra bana gelirken orta yaşlı bir adem peydahlandı. Önüme geçip fütursuzca elindeki CD'yi kasadara uzatırken kendisini uyardım. 'Kuyruk var, görmüyorsun?' dediğim için beni kibarlığa davet ederken sinirlenmişti.
*
Benim ve neredeyse tüm tanıdıklarımın kadrolu gözlükçüsü Hakan (Odak Optik, Nişantaşı) iki yıl önce de KİTAP İÇİN'e konu(k) olmuştu. Kitaplığında, hemşerisine (Artvinliyiz) hürmeten, Selçuk Altun'dan başkasının yapıtlarını barındırmıyor ama onları henüz okumuyordu.

Geçen kış yine gözlük değiştirme zamanıydı. Hakan'a bu kez imzalayarak son romanımı (Bizans Sultanı) sundum. O kitabı eline alıp ön ve arka kapaklarına hızla göz gezdirdi, eliyle birkaç kez tarttı ve 'işte bu roman okunur' buyurdu.
*
28.02.2012 tarihli Cumhuriyet'te Semih Poroy'un çizgi (kahr)amanı Harbi bir özeleştiri yapıyor,elindeki gazeteye göz gezdirirken; 'İlhan Selçuk köşe yazarlarına 'yazılarınızda gazetenin katlama yerini çok aşmayın' dermiş' Onun vefatından sonra sağolsunlar, yazarların çoğu sayfanın dibini bulmaya başladılar' diyordu.

O günkü 20 sayfalık Cumhuriyet'te toplam 20 köşe yazısı vardı. İlhan Selçuk'un boyut önerisine hiç biri uymuyordu. (International Herald Tribune de hafta içinde 20 sayfa ama 6-7 köşe yazısından mürekkeptir.)

Cumhuriyet köşe yazarlarından Oktay Akbal, Mümtaz Soysal, Bekir Coşkun ve Kürşat Başar'ın daha öz yazdığını görüyorum.

Yoğun ve uzun köşe yazıları yerli gazetelerin yumuşak karnıdır. Bilişim çağında okur ilgisi açısından obez yazılar caydırıcıdır.
*
Bir yayıneviyle anlaşma imzalamak için şubatta gittiğim Londra'dan geçen ay ana notlar sunmuştum. Sıra yavru notlarda: İstanbul-Londra uçağında, kahvaltıdan sonra birkaç kişiye yemek servisiyle ilgili bir anket formu doldurttular. (O mutlu azınlık arasında yer alacağıma emindim.) İki gün sonra Shepherd's Bush metro istasyonundan çıkışta, BBC televizyon muhabiri bir genç kadın elinde el bombasını andıran bir mikrofonla yüzlerce kişi arasında bana tebelleş oldu. Bu kez, 'Ben bir turistim' diyerek kurtuldum. (Beni bu tip etkinliklerde çekici yapan özelliğimi merak etsem mi?) /

Londra'daki otelimizin karşısında bir Kahve Dünyası şubesi bulma şokunu henüz atlatmıştık. Derken bindiğimiz asansörü, Mahmutpaşa Pazarı'ndan yükselen satıcı yaygaraları doldurmasın mı? (Ant içerim.) Asansör yolculuğu sıkıcı geçmesin diye hoparlöründen egzotik sesler püskürtülüyordu; sıra İstanbul'daymış. /

 

Kente her gelişimizde ilk akşam yemeği için Knightsbridge'teki pizzacı Pomodoro'ya koştururuz. Yaklaşık yirmi yıldır, her seferinde Humprey Bogart's Favorite denilen Sicilya pizzasına yumulurum. Bu kez mönüden kaldırıldığını görünce, mekânda henüz çalışmaya başlayan garsona hesap sormaya kalkıştım. 'Demek ki o artık Bogart'ın favorisi değil' diyerek kesip attırmıştı Slav kız. /

Girdiğim iki mega ve bir butik kitabevinde de İngilizceye çevrilen kitaplarım mevcuttu. Sözkonusu bir başka Türk yazarı olsa, Kemal Tahir'den desturla, 'Ulan iyi, ulan aferin' derdim.
*
Londra'daki yayıncılarımın alt katında bir de kitabevleri vardır. Alsaqi Kitabevi'nde, Alev Adil'in şiir kitabına (Venus Infers) görür görmez atladım.

Adil'in 1990'larda, Times Literary Supplement'te (kuruluşu:1902) kitap eleştirilerini görünce gururum okşanırdı. Soyadından onun Kuzey Kıbrıslı olduğunu tahmin eder ama erkek mi, kadın mı olduğunu kestiremezdim. O bir hanımefendi ve Greenwich Üniversitesi'nde bölüm başkanıymış. (Umarım bir gün yollarımız kesişir.)

Kitabın en çok son dizesini benimsedim: No swan to take us home (Bizi yuvaya uçuracak kuğu yok.)
*
Son Kadınlar ' Necati Güngör, Literatür Arkapencere '

Reşat Nuri Güntekin'in eşi Hadiye Güntekin (1909 - ?) ile söyleşiden:

-'Kitabının yeni basımlarını yapan yayınevinin önünden bile geçmezdi. Kaldırım değiştirirdi ki, para istemeye geldi sanmasınlar!'

-'O zamanlar, bir kez telif ödediler mi, yeterli sayar, bir daha ödemezlerdi. Hiç unutmam, mücadele ettiğim bir yayıncı bana, 'Sizden bir ev alsaydım, ikinci kez para isteyebilir miydiniz?' demişti. Zihniyet buydu.'
*
1936'da izlediği bir halkoyunları festivalinde, Atatürk Artvinbarından etkilenir. Oyunun yinelenmesini istediği gibi kalkıp ekiple birlikte oynar. Artvinbarının adı artık Atabarıdır.

'08 Artvin' dergisinden 19 Mayıs 2012 günü, Dünya'nın En Büyük Atatürk Heykeli'nin Artvin'de açılacağını öğrendim. Aydın ve zarif insanlar ili, adı da güzel Artvin'e yakışır. Vesileyle, proje sponsoru Sıtkı Kahvecioğlu Vakfı'na içtenlikle teşekkür ederim.

(Artvinliler ve Atabarını sevenler: bir, ki, üçç! Ayvası var narı var / Bahçası var bağı var / Atamızdan yadigâr bizde Atabarı var')

*

Selçuk ALTUN (Kitap İçin/03.05.2012-cumhuriyet kitap)

*

 

  

1365
0
0
Yorum Yaz