 "Orhan Veli'nin Karşı adlı kitabının 28.sayfasındaki şiirin başlığında görmüş olabilirsiniz adını: 'Erol Güney'in kedisinin bahar mevsiminde ve toplum meseleleri karşısında takındığı tavrı anlatan şiirdir. Bir erkek kediyle bir parça ciğer; Dünyadan bütün beklediği. Ne iyi!' Erol Güney'i ve kedisi Edibe'yi,bu mısralarla ölümsüz kılmıştır Orhan Veli. Erol Güney,1914'te Odesa'da doğmuş bir Yahudi'dir.1920'de ailesiyle İstanbul'a göçer. Türk vatandaşlığına geçer.1938'de İstanbul Üniversitesi'nin felsefe bölümünü bitirir. O yıl Hasan Ali Yücel,Maarif Vekili olmuş,dünya klasiklerinin Türkçe'ye kazandırılması için Tercümee Bürosu'nu kurmaya karar vermiştir.Büronun Rusça sorumlusu Erol Güney olur. Puşkin,Gogol,Gonçarov,Turgenyev,Dostoyevski ve Çehov'un kitaplarını Türkçe'ye çevirir.İşte o, çoğumuzun hafızasında iz bırakan beyaz kapaklı,dar,uzun kitapları çıkaran Tercüme Bürosu'nun yaşayan son çalışanıydı.Aynı zamanda 1945'teki ilk Mavi Yolculuk'un da hayattaki son yolcusuydu. Erol Güney'in hayatı,1955'te tepetaklak olur.AFP'nin Türkiye muhabiridir.SSCB-Türkiye ilişkileriyle ilgili bir haberi gazetede yayınlanır.Dışişleri bundan hiç hoşlanmaz;Yozgat'a sürülür.New York Times'ta Menderes aleyhine çıkan bir yazının da ondan kaynaklandığına inanır hükümet.Vatandaşlıktan çıkarılır. Bir süre Fransa'da çalıştıktan sonra,1956'da İsrail'e yerleşir;İstanbul'daki Şalom gazetesine de yazar.Ancak 35 yıl sonra,kovulduğu ülkeye turist vizesiyle dönecek,böylece anıları Erol Güney'in Ke(n)disi adlı kitapta toplanacaktır." (Haluk Oral/NTV tarih/Kasım 2009) & "Sevgili, “Çıkar mısın bahar günü sokağa İşte böyle olursun Böyle yattığın yerde Düşünür düşünür Durursun” Orhan Veli, yakın dostu, Tercüme Bürosu’ndan arkadaşı Erol Güney’in, gebe kalan kedisi Edibe için yazmıştır yukarıdaki “Erol Güney’in Kedisi” şiirini. Onlar, Melih Cevdet, Orhan Veli, Oktay Rifat, Sabahattin Eyüboğlu, Erol Güney ve diğerleri... Onlar sözcük şövalyeleri, 20. yüzyıl Türk Rönesansı’nın beyleri... Evet ya Türk Rönesansı!.. Geriye yapıtları kalmamış olsa kimse, bugünkü halimize bakarak, yirminci yüzyılın ilkyarısında bir Türk Rönesansı yaşadığımıza inanmaz... Yüzyılın başında (1914) Odesa’da doğmuş olan Michel Rottenberg’in, çocukken ailesiyle göçtüğü Türkiye’de Erol Güney olup Anadolu halkına çeviri yoluyla değerli eserler kazandıracağını, dönemin efsane Milli Eğitim Bakanı Hasan Âli Yücel ile dostluk kuracağını kim düşünebilirdi? Erol Güney de kendisini Gaziantep’te felsefe öğretmenliği için sakıncalı bulan ama sonra ülkenin önde gelen aydınlarından biri haline gelmesinin önünü tıkamayan Türkiye’yi bir gün terk edeceğini, uzun verimli ömrünü 2009 Ekimi’nde İsrail’de tamamlayacağını hiç düşünebilir miydi dersin? Şu insan yaşamı, kimi zaman kaç metamorfozu sığdırabiliyor içine... Tanımak onurunu duyduğum Erol Güney’i gördüğüm zaman utanç kaplamazdı içimi, çünkü bilirdim ki, ne olursa olsun, burası ikimizin de yurduydu; keyfiyle, onuruyla, utancıyla, her şeyine ortaktık onun. Onun için, ayrıldığından beri Türkiye, “orada bir toprak var uzakta, gitmesek de kalmasak da, o toprak bizim vatanımızdır” idi..." (Ali Sirmen/25.10.2009 Cumhuriyet) &
|