23 05 2014

"Hoş bir şiir okuyayım sana dinlersen..."

Hoş bir şiir okuyayım sana dinlersen... |  görsel 1

 

"Hoş bir şiir okuyayım sana dinlersen"

 

*

 

BİR YİĞİTLİK ANI

 

*

 

Dostoyevski, Petersburg, Semenovski

Alanı, 22 Kasım 1849

 

 

*

 

 

Onu gece yarısı uykusundan uyandırıp

Sürüklediler kışlanın avlusuna

Kılıç şakırtıları ve buyruklar arasında.

Sisler içinde heyula gölgeleri titreşiyor

Arada bir

Esneyen bir kuyu ağzı seçiliyor karanlıkta

Karanlığı kadar derin, derinliği kadar

karanlık.

Çekilen bir sürgüsesi, bir kapı gıcırtısı.

Birdenbire gökyüzüve

Alnına inen kırbacı dondurucu soğuğun.

İtiyorlar onu,

Tekerlekli bir lahit sabrı ile bekleyen

arabaya,

Arabada, demirle kaynaşmış gibi dokuz

yoldaş daha,

Yüzler solgun, ağızlar kenetli,

Çünkühepsi biliyor nereye

götürüldüğünü,

Ve hayatının altında dönüp duran

tekerleklere bağlı olduğunu.

İşte durdu gürültüden kıyameti koparan

araba,

Kapılar gıcırdadı,

Açık duran parmaklıktan,

Mahzun, uykulu, hayret dolu bakışlarla

bakıyor,

Karanlık bir dünya parçasına.

Damları kirli, alçak evlerle çevrili

Karla kaplı bir alan.

Kurşuni bir bez parçası ve sis

Yüce mahkemeyi süslemekte.

Kilisenin altın kubbesinde kanayan tan

ışıltıları.

 

 

Hiçkonuşmadan yaklaşıyorlar,

Bir teğmen hakkındaki kararı okuyor:

“Barut ve kurşunla yapılan ihanetin

karşılığı ölümdür.”

Ölüm!

Bu söz, ağır bir taş gibi,

Düşüp parçalıyor sessizliğin aynasını.

Bir ezgi duyuluyor, mezara seslenir gibi,

Yankılanıp düşüyor.

O, düşte gibi,

Ama duyumsuyor olup biteni,

Ve biliyor ölüm anının gelip çattığını.

Birisi yaklaşıyor ve tek söz etmeden

Beyaz ölüm gömleğini sırtına geçiriyor.

Son bir söz,

Sessizce inleyen sıcak bir bakış,

Yoldaşları selamlıyor;

Ve rahibin uyarısıyla,

Çarmıha gerilmiş İsa Mesih’i öpüyor.

Sonra hepsini, üçer üçer kazıklara

bağlıyorlar.

İşte, gözlerini bağlayacak olan Kazak,

Aceleyle ona doğru geliyor,

Ve o, bu gördüklerinin

Sonsuz körlükten önceki son görüntü

olduğunu biliyor ve

Tutkuyla bakıyor

Uzaktan gökyüzünün ona doğru tuttuğu

bir lokmacık dünyaya.

Kilise sanki son kutsal lokmaya

hazırlanıyor,

Tan kızıllığı içinde alev alev.

O, bir an mutlulukla,

Ölümden sonraki ilahi hayata uzanır gibi,

Kiliseye uzanıyor…

Sonsuz bir geceyle sarılı bakışları.

Ama şu anda, nasılsa,

Damarlarında akan kan daha deli,

 

 

Bu kandan fışkıran yaşam daha renkli.

O, bu anla, bu ölüm anı ile birlikte,

Bütün bir geçmişin, yitirilen geçmişin,

Çağıltısını duyuyor.

Yine canlanıyor bütün bir ömür,

Dile geliyor göğsünde uçuşan kuşlarla.

Söylenilenleri anlamaktan henüz uzak,

Ama damarlarında akan kan yine kızışıyor.

Türküsöylemeye başlıyor usulca,

Ve ölüm,

Canı çekilmiş eklemlerden gönülsüzce

uzaklaşıyor.

Henüz karanlığa bakan gözleri

Ölümsüz ışığın selamını alıyor.

Gardiyan,

Bağlarını çözüyor hiçkonuşmadan.

Ve bir çift el,

Zonklayan şakaklarındaki beyaz sargıyı,

Dalları kırılmış bir ağaçkabuğu gibi

soyuyor.

Bakışları,

Sendeleyerek çıkıyor mezardan,

Halsiz, önünüseçemiyor gözleri.

Yine dönebilmek için donmuş belleğine,

El yordamı ile yokluyor çevreyi.

Perde perde açılan tan aydınlığında

Yine hep aynı parıltılarla

Kutsal bir yangın havası içinde yükselen

Kilise kubbesi ilişiyor gözlerine.

Ve kızıl tan çiçekleri,

Müminlerin duaları gibi sarmakta kiliseyi.

Yukarıyı,

Sevinçle kızarmakta olan bulutları

gösteriyor,

Kilisenin ışıldayan alemi.

Orada, kilisenin üzerinde,

Solgun, uzak ve hüzünlüçocukluğu,

Anası, babası, erkek kardeşi, karısı,

Üçlokmacık dostluk, iki kadehçik sevinç,

Bir ün düşü, bir utançdemeti,

Biçimden biçime giren bir yığın, sert

çizgilerle kayıyor,

Kazığa bağlandığı ana kadar;

Damarlarında koşuşan yitik gençliği,

Ve tüm benliğini son kez derinden

duyuyor.

Sonra içine,

İçine kapkara bir yurtsamanın gölgeleri

çöküyor.

Ve o anda,

Birinin gelmekte olduğunu duyumsuyor

kendine doğru,

Karanlık ve suskun adımlar gittikçe

yaklaşmakta,

Ve gittikçe yavaşlamakta elini bastırdığı

kalbinin atışları,

Ve çarpmıyor artık kalbi,

Artık her şey bitti bitecek,

Karşıda, sıraya giriyor pırıl pırıl üniformalı

Kazaklar,

Tüfeklerin kayışları uçuşuyor havada,

Mekanizmalar şakırdıyor.

Trampet sesleri parçalıyor düşleri,

Ve saniye, bin yıl oluyor.

Ansızın bir haykırma:

Dur! İlerliyor subay, elinde ak bir kâğıtla.

Sabırsızlıkla bekleyen sükûn,

Çınlayan yalın bir sesle yırtılıyor:

“Esirgeyen ve bağışlayan Çar hazretlerinin

kutsal arzusu”

Hükmübozdu ve hafifletti.

Çağıldayan bir ışık seliyle

Tanrı evi ağıyor göğe.

Ve sis bulutları,

Yeryüzünün tüm karanlığını yüklenmiş

gibi,

Yükselirken kutsal sabaha

Dura dağıla,

Ezgiler duyuluyor derinliklerden,

Bin sesli bir koronun seslendirdiği.

Ve o,

 

 

Bütün insani acıların içinden bir

coşkunluğa,

Bütün acılığı ile nasıl döküldüğünü,

İlk defa duyumsuyor,

Ve duyuyor,

Küçüklerin, güçsüzlerin, boş yere

kendilerini feda eden kadınların sesini.

Arzuları ile alay eden körpe kızları,

Kindarları,

Ve dudaklarında hiçbir gülümseme

belirmeyen yalnızları.

Ve duyuyor,

Hıçkıran çocukların yakarılarını,

Kandırılmış güçsüzlerin feryadını,

Kıyılmışları, bitkinleri, hor görülenleri,

Bütün mazlumları, varlıkları yadsınanları.

Duyuyor, bütün bu seslerin

Yalnız, bir tek ve eşsiz bir uyumla göğe

yükseldiğini.

Ve o,

Tanrı’ya yalnızca acıyla ulaşılabileceğini ve

ondan başka ne varsa,

Ağır hayatı,

Görüyor kurşun gibi bir mutlulukla

yeryüzüne bağladığını.

Ama, yukarıdaki ışık,

Bu insani acıyla,

Bu büyük koronun seslendirdiği ezgilerle,

Sonsuzlaşıyor.

O, yükselteceğini biliyor Tanrı’nın bunları.

Çünküonun göklerinde iyilik ve bağışlama

ezgileri dalgalanır.

Yoksulları sorgulamaz Tanrı.

Ve sonsuz bir bağışlama,

Tanrı’nın tüm mekânlarını ölümsüz bir

ışıkla aydınlatır.

Kıyamet atlıları…

Ve ölüm anında bütün bir ömrüyeniden

yaşayanlar için,

Acı, sevinç; mutluluk ise ıstırap olacak.

İşte alev gibi bir melek,

Süzülüyor yeryüzüne doğru.

Ve ürperen yüreğine,

Istırabın çocuğu kutsal sevginin ışığını

döküyor.

Ve o,

Düşercesine dize geliyor.

Bir anda, bütün varlığı ile duyumsuyor,

Sonsuz acılar içindeki evreni.

Vücudu titremeye başlıyor,

Ak köpükler sızıyor dişlerinin arasından,

Çizgileri değişiyor yüzünün

Çırpınışlar içinde.

Ama, mutlu gözyaşları,

Ölüm gömleğini ıslatmakta.

Ve ancak acı dudaklarına dokunduğundan

beri ölümün,

Kalbinin de yaşamın tadına vardığını

duyumsamakta.

Ruhu,

Eziyete ve işkenceye meyillidir.

Çünküo, artık anlamıştır hayatın acılarını,

Sevmesi gerektiğini;

Bu bir tek saniyedeki insanın,

Bin yıl önce çarmıha gerilenden başkası

olmadığını,

Ve tıpkı onun gibi tadalı beri,

Ölümün yakıcı dudaklarını.

Kazaklar,

Çözüyorlar onu bağlı olduğu kazıktan,

Yüzüsolgun ve sönük.

Hoyratça itiyorlar ötekiler arasına,

Bakışları,

Öyle başka, bambaşka,

Öyle kapanık ki içine,

Ve titreyen dudaklarında

Karamazov’ların sapsarı kahkahası

sallanmakta…

 

*

 

 

Stefan ZWEİG

 

*

 

Şiirler

 

*

Çeviren: A. Kadir Paksoy

 

*

 

 

Stefan Zweig 1881’de Viyana’da doğdu. Öğrenimini Viyana ve Berlin üniversitelerinde, felsefe

bölümünde tamamladı. İngilizce, Fransızca, İtalyanca, Latince ve Yunanca öğrendi. Savaş karşıtı

kişiliğiyle tanındı. Savaştan sonra, Salzburg’a döndü. On beş yıl burada yaşayan yazar, Gestapo’nun,

evini basıp silah araması üzerine ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Yolculuklarından birinde tanıştığı

ve evlendiği, ikinci eşi Lotte Altman ile Brezilya’ya yerleşti. Avrupa’nın ve ülkesinin içine düştüğü

durumdan, büyük üzüntüduymaktaydı. Hitler’in düzeninin kalıcı olacağı kanısına varıp düşkırıklığına

kapıldı ve karısı Lotte ile birlikte intihar etti (1942). Dostoyevski, Zweig’in biyografilerini yazdığı

yazarlar içinde şiirle anlattığı tek yazardır.

 

*

 

CEVAT ÇAPAN

 

*

 

ŞİİR ATLASI

 

 

*

 

Cumhuriyet Kitap-22 Mayıs 2014

 

*

 

 

 

 

0
0
0
Yorum Yaz