"Lüsyen..."

2011-01-21 14:28:00

 

‘Benim Adım Lüsyen…’

Geleceğin Şair-i Âzam’ı Abdülhak Hâmid, çocukluğunda beşik kertmesi yoluyla Bebek’teki komşularının öksüz kızı Naciye ile nişanlı ‘kılınır’. Bu olay olduğunda Hâmid altı, Naciye ise iki yaşındadır. Birlikte büyürler. Naciye, kendini bildi bileli Hâmid’e duyduğu aşkın vurgunu olarak yaşar. Gelgelelim aradan yıllar geçip evlenme zamanı geldiğinde Hamid, enişte tarafından akrabası olan Fatma’nın bu düğüne atıfla, “Ben artık karalar giyeceğim!” demesi üzerine Naciye’yi düğün arifesinde terk eder.

Naciye yaşadığı sürece ‘biricik sevgilisi’ saydığı Hâmid’in tutkunu kalacaktır. Bu hayatın nasıl noktalandığını ise Can Dündar, Can Yayınları arasında çıkan biyografik romanı “Lüsyen”de şu eşsiz satırlarla nakleder: “Kim bilir ne derin hasretlerin ne keskin hasetlere dönüştüğü iç fırtınaları, sonunda Naciye’yi hafıza kaybı ve zihni zaaflarla mecnun halde Darülaceze’ye sürükleyecek, orada herkese asıl adının Lüsyen olduğunu söyleyerek ve Hâmid’in gelip onu almasını bekleyerek sonsuzluğa göçecekti.”

Naciye, kendi adıyla kavuşamadığı ‘biricik sevgilisi’ne onun hayatının aşkı olan Lüsyen’in adını alarak, yani kendi benliğinde ikinci bir kişilik yaratarak kavuşmayı deneyecek, artık herkese, “Benim adım Lüsyen!” diyerek, ömrünü Naciye iken kendisini terk eden sevgilinin Lüsyen olduğunda geri döneceği umuduyla tüketecektir. Bu trajik noktanın yazar tarafından yakalanışı, Can Dündar’ın romanını gerçek anlamda biyografi temeline oturtmaktadır. Çünkü bazı açılardan belki romandan da güç bir edebiyat türü olan biyografinin varlığı açısından trajik düşünce, temel koşuldur. Biyografi yazarı ile tarihçinin ortak noktaları, ikisinin de olgulardan, yani gerçekten yaşanmış olaylardan yola çıkma zorunluluklarıdır. Başka deyişle, tıpkı tarihçi gibi biyografi yazarı da incelediği kişilerin hayatlarına kendi kurgusuyla hiç olmadığı bilinen olayları dahil edemez. Onun yorum özgürlüğü, ancak gerçek olaylar üzerine inşa edilebilecek bir özgürlüktür. Ama bunun ötesinde biyografi yazarı da, tıpkı tarihçi gibi, sözü edilen yorum özgürlüğünü kişisel bakış açıları üzerine inşa eder.

Öte yandan biyografinin başarısı, yazarın bakış açılarının zenginliği ile doğru orantılıdır. Bilgi temelinin güçlülüğü oranında belirginleşen ve işlev kazanan bu zenginlik, hep belli insanlarda odaklaşan biyografilerde o insanların hayatları boyunca karşılaştıkları çıkışsızlıklarla ilgili tutumların yorumlanışını doğrudan etkiler. Abdülhak Hâmit ile Lüsyen’in ilişkilerinin sonunda neden bir yıkıma sürüklendiği, yalnızca olaylardan yana çok zengin bir dönemin arka plana yerleştirilmesiyle açığa kavuşamaz. Biyografi yazarı için önemli olan, bütün bir dönemin o kişilerin iç dünyalarına nasıl yansıdığını ve hangi çelişkilere kaynaklık ettiğini –elbet kendi yorumları doğrultusunda– yakalayabilmektir. Sanatta ve edebiyatta bunun adı ise kişilerin ve karakterlerin trajik noktalarını yakalamaktır. Can Dündar’ın “Lüsyen”de, Türk biyografi edebiyatında belki de hiç rastlanmadık bir başarıyla yakalayabildiği de işte bu noktadır. Evet, bir dönemin adeta kültür tarihini barındırması, eser açısından hiç kuşkusuz bir zenginliktir. Ama o dönemin iki insan arasındaki ilişkilerin yıkımlara sürüklenmesindeki payını o insanların karakterlerinden yola çıkarak yorumlayabilmesi ise “Lüsyen”i gerçek anlamda bir biyografi kılmaktadır.

Can Dündar’ın bu biyografiyi kaleme alırken kullandığı dilin neden Türkçe içersinde ‘dil kurucu’ bir nitelik taşıdığını ise gelecek haftaki yazımda göstermeye çalışacağım.

*

(Ahmet Cemal/21 Ocak 2011 cumhuriyet)

30
0
0
Yorum Yaz