30 04 2013

'savruk...'

'savruk...' |  görsel 1

Kaliforniya’da, yanlış duymadıysam kadim itfaiye merkezinde 120 yıldır kesintisiz biçimde yanan bir ampulü önümüze taşıdı kamera. Dört bir yandan uzmanlar geliyormuş onu görmeye, dokundurtmuyorlarmış ama doğrusunu yapıyorlar.

(enis batur)

*

Denmiştir ya, biz sözcüklerin kucağına doğarız, sözcüklerle kuşatılmış bir dünyada sürdürürüz yaşamımızı. Yaşam duvarımız sözcüklerle örülür; onlarla yönlenir, onlarla yönlendiriliriz. Kitabın açılış sayfasına Hamlet’’ten alıntılayarak koyduğum şu sözler de bir bakıma bunu yansıtmaz mı? “ Polonius: - Neler okuyorsunuz efendimiz? Hamlet: - Sözcükler... Sözcükler... Sözcükler...”

(emin özdemir)

*

Kimi yazarlar ve ozanlar, romanlarını, öykülerini, şiirlerini yazarken edindikleri toplumu gözlemleme güçlerinden, insan ruhunu okuma yetilerinden yola çıkarak bir “ses”e dönüşürler. Toplumda yaşananlara gösterdikleri tepkileriyle, dile getirme yürekliliğini gösterdikleri düşünceleriyle, yaşadıkları toplumun “ses”i, “vicdan”ıolurlar…

Onlar, tam da Melih Cevdet Anday’ın “Telgrafhane” şiirinde söylediği gibidirler: “Bir sis çanı gibi gecenin içinde / Ta gün ışıyıncaya kadar / Vakur metin sade / Çalacaksın…”

(celal üster)

*

Her sektörün kendine özgü bir kokuşmuşluğu ve işleyişi var. Buraların yine kendine has orospulukları ya da güzellikleri de. Onları ayıklayıp önümüze süren adamlar var. Bunlara cin mi yoksa aptal mı demeliyiz? “Ne gerekiyorsa” veya “Hedefe ulaşmak için her yol geçerli” diyerek herkesin kıçına bir tekme atmaya programlanmış kafalar hiçbir zaman eksik olmayacak, ne gerçek hayatta ne de romanlarda. Midemiz bulanadursun, bu adamlar istediği yere, hatta düşlediğinden de yükseğe tırmanacak.

John Niven’ın Arkadaşlarını Öldür’deki Steven Stelfox karakteri, kariyer hırsıyla yanıp tutuşan ve her yana psikopatça saldıran, müzik sektörüne öyle veya böyle yön veren adamlardan biri. Niven, Stelfox karakteriyle hem müzik piyasasında dönen dolaplara hem de beyni sulanmış kimi müzik tüketicilerine el atıyor ve bu endüstriye sıkı eleştiriler getiriyor.

(ali bulunmaz)

*

Şiirlerinden sonra en önemli yapıtı sayılan Huzursuzluğun Kitabı mesela Bernardo Soares adıyla yazdıklarını derlediği bir dosyayken, dünya edebiyatı raflarının vazgeçilmezlerinden biri haline geldi. Son yıllarda doğrudan kendi notlarını da paylaşıyorlar, Türkçe olarak da Işık Ergüden çevirisiyle Kırmızı Kedi Yayınevi tarafından bu buluntular yayımlanıyor. İlk önce Pessoa’nın kendisi hakkında yazdıklarından oluşan bir derleme Pessoa Pessoa’yı Anlatıyor yayımlanmıştı, şimdi de Bulmaca Meraklısı Quaresma dedektiflik öyküleri alt başlığıyla raflarda yerini aldı. Bir yazı hastasının evreleri hakkında azımsanmayacak bir örnek vaka notları böylece dilimizde de ulaşılabilir hale geliyor.

(mert tanaydın)

*

Modern roman anlayışında tesadüfün yeri yok. Tesadüflerle geliştirilen öyküler acemice bulunuyor, hayatta bu kadar çok tesadüf olamayacağına inanılıyor. Tesadüfün dozu her zaman tartışma konusu oluyor. Ama postmodern anlayış varolan tüm teorileri yıkmaya meraklı olduğu için sadece tesadüflerle gelişen romanlar da yazılıyor. Son yıllarda romanlarını küçük bir tesadüfün üzerine kurduğunu ya da tesadüflerle geliştirdiğini söyleyen romancıların sayısı az değil. Son Oyun postmodern bir roman değil. Klasik tarzda yazılmış. Katilin baştan belli, kurbanın kim olduğunun merak edildiği bir cinayet romanı olarak okunabilir. Çünkü, Ahmet Altan son bölümde tabanca patlayana kadar kimin kurban olduğunu söylemek bir yana sezdirmiyor bile. Kurbanın kim olacağını kendisinin de baştan bilmediğini yazma süreci içinde romanın gelişimiyle karar verdiğini düşündürüyor.

(metin celal)

*

Predrag Matvejevic’in kaleme aldığı ve Meryem Mine Çilingiroğlu çevirisiyle Türkçeye kazandırılan ‘Ekmeğimiz’ bize ekmeğin binlerce yıllık hikâyesini anlatıyor. Ekmek ve Beden, Yollar, İnançlar, Yedi Kabuk, Tohum, İmge ve Görüntüler, Gerekçeler ve Sonsöz adlı bölümlerden oluşan kitap okuruna farklı ve tarihsel bir okuma deneyimi sunuyor. İlk bölümde Hıristiyanlığın ilk dönem düşünürü Nyssalı Gregorius’un insan bedeni ile ekmek arasındaki bağlılığa dair görüşü dikkat çekici. Düşünür “Ekmekte sahiden bedeni görebiliriz –çünkü ekmek bedene girdiğinde, gerçekten insan bedenine dönüşür” diyor. Matvejevic’e göre ekmekle bedenimizin beş duyusu da sürekli ilişki içerisindedir. Nasıl mı? Ekmeğin benzersiz kokusu burun deliliklerimizden bütün bedenimize temas edip ardında yıllarca unutmayacağınız izler bırakır. Anayurdumuz çocukluğumuz, doğduğumuz topraklar, ailemiz bile bu izler içindedir. Yazara göre ekmek sessiz, dilsizdir. Patırtı yapmaz- gürültü yapanlar ekmeğin etrafında toplananlardır sadece. Ekmek dilimi elden ya da masadan düştüğünde, algılanamayacak kadar hafif bir ses çıkarır ama belki bu da bir işarettir. Ekmeğin kutsallığı ta çocukluğumuzdan bilincimize işlemiştir. Hatırlayın; annelerimiz ‘Ekmeği yerden almak lazım’ der, çocukları onu öpmeye sevk ederdi.

(nisan yenigün)

*

Mızırdanan, mırıldanan, karın ağrısı çekip kıvranan hiç mi şiir yok? Olmaz olur mu, pek çok… Ama bunların yanında bir o kadar da homurdanan, haykıran, kalkışan şiir söz konusu… Üstelik her biri şairin, birer uç beyi şiirleriyle! Belki böylelerini de topa tuttuğu düşünülebilecek seslenişine kulak verelim mi Özkan Mert’in…

“Siz pazara gidiyorsunuz: Ne güzel!/ Filenizi doldurdunuz ucuza/ kömür ve odununuz da hazır kış’a/ Elinizde sıcacık çayınız/ çocuğuyla birlikte intihar eden/ bir kadının/ çıplak ve kanlı cesedine bakıyorsunuz/ gazetede/ Sivas’ta insanlar yakıldı: Sustunuz!/ Metin’den/ Asım abiden/ tek bir kelime bile okumadınız/ Cuntalar geldi-gitti: Sustunuz!/ Susunuz bayım susunuz! Siz hiç doğmadınız ki!/ Siz/ Hiç/ Doğ/ ma/ dı/ nız…” (Allah ve Tango, “Bir Irmakla Düello Ediyorum”, 250)

(M.Sadık Aslankara)

*

Bireysel gelişmede, kendini ve dünyayı tanımada edebiyatın rolü tartışılmaz. Ancak sanatın/ edebiyatın birey ve toplum üzerindeki dönüştürücü etkisi azalmaya başladı. Bunun bir nedeni de yeni teknolojinin ve onun yaydığı kültürün toplumsal yaşam üzerindeki etkisinin artması olabilir mi? Öyle ya, çocuklara ait televizyon kanalları var; özellikle kentlerde cadde, sokak, alışveriş merkezi, metro ekrandan geçilmiyor; adeta ekranosferde soluk alıp veriyoruz.

2006 yılında yapılan araştırmalar, kitap ve sanal ortamın birbirini dışlayan değil, tamamlayan ortamlar olduğunu, birçok ülkede internetin yaygınlaşmasının kitap okuma alışkanlığını geriletmediğini gösteriyordu.

Yakın bir tarihte yapılan araştırmalar ise dijital kültürün, teknolojinin içine doğan kuşağın başka bir deyişle 1990 sonrası kuşağının algılamalarını, zihinsel yaşamının gelişimini olumsuz yönde etkilediğine işaret ediyor. Sözgelimi görüntüye dayalı hızlı iletişim teknolojilerini kullanmanın rahatlığına alışmış olan bu kuşak, kitap okumak gibi sabır ve süreklilik gerektiren bir uğraştan sıkılıyor. Nasıl olsa teknoloji elimin altında rahatlığı, doğaldır ki düşünme edimine de gereksinim bırakmıyor. Oysa bilindiği üzere düşünce, söz’de ortaya çıkar. Dolayısıyla düşüncenin gelişmesi dil’in gelişmesine bağlıdır. Edebiyat söze dayalı bir sanattır, aynı zamanda da muhalif bir sanattır, her ne kadar günümüzde bu özelliği unutturulmaya çalışılsa da.

(Tülin Tankut)

*

Benim için Ankara demek Nurullah Ataç demekti. Ataç üst kattaki toplantı salonunda çalışırdı. Hem daktiloda yazısını takırdatır, hem de sizinle çene çalardı. Onunla konuşurken kendinizi rahat hissederdiniz, sıkılmazdınız.

Kimi zaman Sıhhiye’den Kızılay’a yürüdüğümüz olurdu. Yol üstünde Özen Pastanesi’nde mola verilir, Ataç, paracıklarına kıyıp birer pasta ısmarlardı.

Benim için Ankara’ya gelmek demek Ahmet Muhip Dıranas’ı görmek demekti. Dıranas, Anafartalar’da Çocuk Esirgeme Kurumu ikinci başkanıydı. Necatibey Caddesi’nden İzmir Caddesi’ne geçilen bir ara sokak vardı. Muhip Bey orada otururdu. O sokağın başındaki kahvede nargile tokurdatmayı severdi.

(Mustafa Şerif Onaran)

*

Tarihin kenarına köşesine sıkışmış kahramanlar, aynı zamanda bir dönem saman alevi gibi parlayıp sönmüş kişiliklerdir de. Göz önünde oldukları anlarda tüm ışıklar üzerindedir ve tüm yaşamları en ince ayrıntısına kadar didiklenir. Onlarınki zorlu bir koşudur öte taraftan. Yorucu, zevkli, acı veren ve baş döndüren. Emil Zatopek'in 1948 Londra Olimpiyatları'ndaki başarısıyla hızlanan koşusu gibi.

Günümüz Fransız edebiyatının önemli isimlerinden Jean Echenoz, Zatopek'in ayakkabı atölyesindeki işçilik günlerinden pistlere, maratona ve olimpiyat başarılarına dek uzanan yaşamöyküsünü Koşmak'ta anlattığında, bu büyük yıldız yeniden gündeme geldi.

(Ali Bulunmaz)

*

'Davutpaşa Orta 3', Sel için, 'burada kalsaydı yaşayabilecekleriyle ilgili bir yüzleşme'; 'fırtınayı atlatıp kıyıya ulaşabilen eski delikanlılar için de, bir daha giremeyecekleri denize belki de son bir bakış''

Darbe yıllarında, sendikacıların, sol örgüt ve dernek üyelerinin sorgulandığı, işkenceden geçirildiği ve uzun süre tutuklu kaldığı bir cezaevine dönüştürülen Davutpaşa Kışlası'daki Orta 3 koğuşlarının yer aldığı orta katta bugün Yıldız Teknik Üniversitesi Sanat ve Tasarım Fakültesi'nin sanat atölyeleri ve derslikleri bulunuyor.

(Celal Üster)

*

Güzellik kavramı konusundaki görüşü net ve açıktır: Bu kavram idea ile görünüşün tam uymu, bire bir özdeşliğidir (s. 17). Kendi türü içinde 'mükemmel' olan güzeldir; güzel, bu tür içinde daha iyisi hayal edilemeyendir. Ancak mükemmel olan her şey de 'güzel' değildir. Bu tanım, estetiğin düz bir mantıkla açıklanmasına dayanan ama aynı zamanda görünüşün belirleyici özelliği yanında hayal gücüne de pay tanıyan bir yorumdur. Yaşam, gerçek varlıklarda görülebilir ancak Kant felsefesinde kesin tanımını bulduğumuz 'yüce' kavramını, 'idea'nın görünüşe üstünlüğü olarak tanımlamak Fischer'le buluşmak anlamına gelecektir ki eksik bir tanım olacaktır bu. Bir nesnenin çevresindeki nesnelerle kıyaslanması için 'yüce' görünmesi gerektiği yolundaki yaklaşım, Çernişevski'nin görüşüne yakındır (s. 35). Bu nedenle, eğer estetik, güzellik bilimi olarak iyiden ve gerçekten söz etme hakkına sahip değilse, yücelikten de söz edemez.

(Kaya Özsezgin)

*

Avrupa topraklarında çoğunluğu bugünkü Almanya, İsviçre, Polonya, Kuzey İtalya, Fransa ve İskandinav ülkelerinde yaşanan takiplerin 'sürek avı'na dönüşmesi 1580-1630 arasındaki yaklaşık elli yıllık döneme denk düşer. Dönemin kent kroniklerinde anlatılanlar, yaşananların ne denli dramatik olduğunu izah edebilecek boyuttadır. Örneğin Güneybatı Almanya topraklarındaki bazı kentlerde, bir ihbarla başlayan ve dalga dalga genişleyen takip ve sorgulama sürecinin sonucunda, yüzlerce cadının yakıldığı meydanlardan yükselen dumanlar havada kesif bir bulut oluşturmuş, çevreye sinen yanık insan eti kokusu nedeniyle nefes almak güçleşmiştir. Batı edebiyatında Avrupa'da 'Cadı Avı Çağı'nda yaşananlar üzerinden kurmaca çok sayıda edebi çalışmanın varlığına karşın, bildiğimiz kadarıyla, ülkemizde bu konuda şimdiye kadar roman veya öykü yazılmamıştır. Bu bağlamda Reha Çamuroğlu'nu son romanı 'Nazar', kanımızca, 'Müslüman mahallesi sakinlerini salyangozun varlığından haberdar etme girişimi' olarak büyük bir öneme sahiptir; umarız girişim, 'ilk ve son' olarak kalmaz.

(Haydar Akın)

*

Felsefe tarihinde kadın filozofların izlerini aradığımızda ilk akla gelen filozoflardan biri hiç kuşkusuz Hypatia'dır. Erkızan, bu kadın filozofun bilim ve felsefe alanındaki yerini, örnek bir kişi olarak taşıdığı önemi şöyle ifade eder: 'İ.S. 370-415 yılları arasında İskenderiye'de yaşamış olan Hypatia, Hıristiyan dininin yanında yer almayıp felsefeyi dogmalara karşı savunmasından dolayı Hıristiyan rahip Cyril'in entrikaları sonucu kimilerine göre kırık çömlek parçalarıyla kimilerine göre de midye kabuğu ile paramparça edilerek öldürülmüştür. Oysa bugün hemen hemen hiçbir felsefe tarihi kitabında onun adı geçmediği gibi bilim ve felsefe ile uğraşan kadınların modern zamana ilişkin bir olay olduğuna da gönderme yapılır. Sanki kadınlar ancak iki binli yıllarda birdenbire epistemik özne olarak ortaya çıkmışlardır. Oysa Sokrates felsefenin ilk şehidi olarak ölümsüzleştirilmiştir. Çünkü yok saymanın en önemli araçlarından biri tarihsizleştirmektir. Felsefede ezeli-ebedi doğruların varlığı ya da yokluğu tartışılabilir ama tarihsel gerçekliğin inkârı en azından bağışlanabilir bir şey olarak görülemez' (s. 26-27).

(Mustafa Günay)

*

1699'da Karlofça Antlaşması'nın imzalanmasıyla Osmanlı İmparatorluğu gerileme dönemine girmiştir. Antlaşmayı Osmanlı Devleti adına imzalamış olan Baştercüman Aleksandr Mavrokordato zeki ve kurnaz bir devlet adamıdır, karısı Sultana ise içedönük, uzun süre hayata ve içindekilere teslim olmuş bir ev kadını. İstanbul'da yaşadıkları konakta Sultana'nın tek uğraşısı, kocasının isteği üzerine işlediği nakışlardır. Bir süre sonra Sultana, her detayını kocasının özenle belirlediği bu nakışların ardında farklı bir niyet olduğundan kuşkulanmaya başlayacaktır. Baştercümanın gizli kapaklı işlerini anlamaya çalışırken sevgisi nefrete, saflığı kötülüğe dönüşecektir. Zeynep Sözen imzalı 'Anka ve Sultana', imparatorlukların şifrelerini nakışlarıyla çözen sıradan bir kadının çerçevesinde gelişiyor.

(Zeynep Sözen)

*

'Bütün mutlu aileler birbirine benzer, mutsuz olan her aile de mutsuzluğunu kendine göre yaşar.' Bu cümle Tolstoy'un ölmez romanı Anna Karanina'nın açılış cümlesi. Bütün Mutlu Aileler'in de sayfalarını çevirmeye başladığımızda da karşımıza çıkan ilk cümle bir alıntı olarak yine bu oluyor. Fuentes bir cümleden bir roman yaratma derdine düşmüş burada. Yazarın roman boyunca tüm anlattıklarına da Tolstoy'un ettiği bu büyük lafın ruhu, kokusu sinmiş. Bu bağlamda Fuentes bizi birçok Meksika ailesinin içine taşıyor ve kitabın adında taşıdığı muhteşem ironiyi de sırtlayarak 'bütün mutlu aileleri' gözler önüne seriyor, resmediyor.

(Eray Ak)

*

Haydar Ergülen ile Aşk Şiirleri Antoloji'sini konuştuk.

- Kitap antoloji ama yayımlanmamış şiirleriniz de yer alıyor.

- Evet. Aşka dair yazdığım hemen pek çoğu yeni, pek azı eski şiirlerden oluşuyor. Eski şiir kitaplarımdaki aşk şiirlerinin derlenip bu kitapta toplanması değil. Daha önce yayımlanan 12 şiir kitabımdaki aşk şiirlerini derleyip bir kitap oluşturmaya kalksaydım, herhalde o kitapların yarısı kadar daha, yani 5-6 kitaplık bir antoloji yapmam gerekirdi.

Attilâ İlhan ustamız gibi 'aşk şiirlerinin unutulmaz şairi' değilim ama farkına vararak ya da varmadan bir de baktım ki, üzerine pek az konuştuğumu, yazdığımı düşündüğüm aşk hakkında meğer epey söz almışım, elime kalem almışım.

O yüzden de bu söyleşide gördüğün gibi hayli cesur bir biçimde tehlikeli sularda geziniyorum! Şiir ve aşk! Ayrı ayrı da tehlikeli ama yan yana geldiklerinde çifte tehlike oluşturan ayrılmaz bir ikili! Ve ikisi de ustalıktan çok acemilik gerektiriyor, hatta 'acemiliğin ustası' bile olmamak gerekiyor.

Kitaptaki 'Aşkın 'Yüz'ü' bölümü şu küçük şiirle başlar: 'Ey aşk/ adınla başlayan acemiyi unutma/ ustası olmasın sevmenin!' Ne şiirin ustası olmak isterim ne de aşkın ve sevmenin. Galiba işte nişanlılık da böyle bir oluşun, durumun karşılığı bende.

Biz Cemal Süreya'nın 'Asker su ver asker/ben asker değil nişanlıyım' dizelerini bile böyle bir 'saf'lık içinde okumuş bir kuşağız, şiir kuşağından söz etmiyorum, yaş olarak söylüyorum bunu. Oradaki 'nişanlı', askeri rütbelerin karşılığı, onbaşı, çavuş gibi...

Aşkın da şiirin de o 'saf'lığı biraz nişanlılıkta sürer çünkü ve ben onu uzatmak için, mümkünse hiç yitirmemek için her yıl eşim İdil'e, aslında 'nişanlım' demem gerekir, nişanlandığımız gün için bir şiir yazıyorum, kitap da zaten 'Nişanlılar Müzesi' şiiriyle açılıyor: 'Evlilik de iyi ama, fikrimce/ en iyisi müzede korumak nişanlıları/orada beyaz bir sessizlik içinde/kırışmadan beklerler senelerce.'

(Gamze Akdemir)

*

'Bir konuyu en başından alıp çağdaş yerine oturtma, böylece ansiklopedik denecek temel bilgileri saptama, Tanilli'nin en belirgin yöntemidir' 'Nasıl' sorusunu sorarak, gerçekleri bir türlü anlamak istemeyenlerin kafasına kafasına vurur' O, bir uygarlık işçisidir. Sevecen, uygar ve 'insan'dır.' Adnan Binyazar Server Tanilli, Aydınlanma ve demokrasi savaşımımızın bilgesi. Uygarlık arayışının bir gerçek insanı. Dilinin, yurdunun sevdalı bir canı. İnsanının çağdaşlık arayışının zorlu kılavuzu; özgürlük kavgasında aklın ve sırtın dayanacağı bir güven ve bilgi anıtı. Özgür düşüncenin yılmaz savunucusu, kitaplığımızın aydınlık saçan, vazgeçilmez bir köşesinin sahibi. 18 Mart 1931 doğumlu. Memur çocuğu, hukukçu, sonra öğretmek ve aydınlatmak sevdalısı bir hoca...Uygarlık savaşımımızla özdeşleşmiştir o. 'Uygarlık tarihi' denince onun adı gelir akla. Uygarlık Tarihi, onun İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrencilerine anlattığı dersin titizlikle hazırlanmış; uygarlıktan korkanların mahkemeye verdiği, yargılattığı, sonradan kitaplaşıp kültür tarihimizin başyapıtlarından biri haline gelen ders notlarıdır. Uygarlık Tarihi ile bilimin onurunu korumakta, kürsüyü gerçek kürsü kılmaktadır. Onun Uygarlık Tarihi beyinlerin pasını silen, gerçeğe ve aydınlığa çağıran bir onurlu sesleniştir. O günkü teknolojinin 'teksir' olanağı ile elden ele gezmekte, zihinleri açan gerçekliği ile geçtiği ellerde izler bırakmaktadır; aydınlık izler...

(Öner Yağcı)

*

Çıktığı hafta okuduğum romanla ilgili iki içbükey okuma metnim Cumhuriyet Kitap'taki köşemde yayımlanmıştı - söyleşiyi okurken yüzüm kızardı bir an: Enard'ın romanından övgüyle söz ettiğim söylenemezdi, o tam tersini yapmış: 'Entelektüel dehasıyla beni büyüleyen Enis Batur'u çok beğeniyorum'.

Duyduğum sıkıntı beni düşündürdü. Eleştirinin, övgünün ve yerginin duygusal boyutları üzerinde. Olabildiğince nesnel bir alan olarak görmek istediğimiz, doğrusunun bu olduğuna inandığımız eleştirel etkinliğin bünyesine duyguların karışma oranını, paylarını kestirmek güç. Özellikle tanışıklığın belirleyicilik ölçüleri, yerlilik/yabancılık kutuplarında bulanık sonuçlar barındırıyor gibi geliyor bana. Kimse, eleştiride 'çevre' konusu önem taşımaz diyemez sanırım - 'taşımamalı' demek kolay, bundan soyutlanmak gücün gücü.

'Yabancı' yazarı eleştirmek, bu bağlamda, 'yerli'yi eleştirmeye benzemiyor sözgelimi. 'Ölmüş' yazarı eleştirmek, 'yaşayan' (karşılaşabileceğiniz) yazarı eleştirmekle aynı mesafe duygusunu taşımıyor. Dostu övmek, düşman belleneni yermek zor değil de, tersi dert kaynağı. Bazı durumlarda, susmanızdan bile anlamlar çıkarılıyor (Sartre'ın Camus için söylediği gibi): Samih Rifat'ın ölümünden sonra okur önüne çıkan 'Bütün Şiirleri' üstüne yazmamış olmamı, bir ortak arkadaşımız, 'beğenmediğimi dile getirememe inceliği'ne bağlamış, tam tersine, 'dostunu elbette kayıracak' denmesinden, böylece kitaba toz kondurulmaya kalkışılmasından tedirginlik duyduğum için elime kalem almamayı yeğlemiş, bir süre geçtikten sonra yazmaya karar vermiştim düşündüklerimi.

Yakın dostlarımın kitaplarını övdüğümde onlara arka çıktığımı, yerdiğimde işin arkasında kırgınlık payı arandığını gördüm - katılmamam ne değiştirebilirdi?

Öte yandan, yazdıklarıma yönelik olumlu ya da olumsuz eleştirilerde duyguların olumlu ya da olumsuz yönde işin içine karıştığını düşündüğüm örnekler sayıca az değildi, olmamıştır: Sırf 'iktidar' noktasındayım diye övenler ve sövenler bir yandaydı, dostane ve hasmane güdülere teslim olanlar bir başka yanda - bereket, ne birine, ne ötekine sokulamayacak yaklaşımlar çıkmıştır.

Enard'ın yargısıyla yazımı yazmazdan önce karşılaşmış olsaydım, eleştiri tonumu büyük olasılıkla hafifletecektim itirafsa itiraftır.

İnsan hali.

Yeri olmamalıydı bizim işimizde.

Oluyor ama işte.

Eleştirel yaklaşımda, duygusal önniyet'in payı kurcalıyor aklımı. Ortalamanın üstünde bir donanımı, kuramsal altyapısı, çözümleme yeteneği, yazınsal beğenisi olan kişi, aynı yapıtı dilerse ikna edici biçimde taçlandırabilir, dilerse ikna edici biçimde onun boynunu kırabilir böyle düşünüyorum. Bana kalırsa, eleştirel mekanizmanın ciddi bir sorunu, bir zaafı yatıyor burada: Bir güç, bir erk denklemi biçimlendiriyor söz konusu duygusal önniyet.

Yazarın ya da sanatçının kimliğine, kişiliğine; Yapıt'ın kimi özelliklerine; bir o kadar da yargısını temellendirecek olanın ruh haline, öznel duruşuna ve seçimlerine bağlı olarak geliştiğini düşünüyorum o durumun. İlk bakışta, hiçbirini mantıksız, dayanaksız sayamayız sıraladığım etmenlerin; gene de peşin olarak okumayı biçimlendirecek oranda ağırlık kazanıyorlarsa, bunu öznelliğin kaçınılmazlığına bağlamak doğru olmaz gibi geliyor bana: Öznellik, keyfilik değildir.

Nedir doğrusu, bir nesnellik sınavından mı geçmek? Gücünü iyiye kullanmak da kötüye kullanmak da zayıflatıcı, eleştirel bakış açısından: Mesafe ayarı, masaya oturmadan yapılmalı. Roland Barthes'ın, Sollers'i sevdiği, ona yakınlık duyduğu için yapıtını olduğundan yüksek bir noktaya yerleştirdiği kanısında oldum hep. Alain Bosquet'nin, Char'a tersi duygularla yüklendiğini. Bizim edebiyatımızdan vermiyorum örnekleri, çünkü terazi genellikle işlememiştir ortamımızda; Sabidius vakaları çoğunluktadır.

'İnsanı sevmem ama yapıtına değer veriyorum' (vice versa) eşiğini aşamayanların yargılarını önemsemiyorum ben.

(Enis Batur)

*

(cumhuriyet kitap’ın çeşitli yıllardan)

*

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  

0
0
0
Yorum Yaz