07 12 2015

"rahatlık hissedersin..."

rahatlık hissedersin... |  görsel 1

Çalışkanlara bir ‘duvar yazısı İşadamı Erol Tabanca, İzzet Çapa’ya anlatmış: “İsveç’te bir duvar yazısında görmüştüm. “Bu işyerinde iş kotarmak, siyah pantolon giyerken altına işemeye benzer. Durumu kimse fark etmez ama sen işeyince büyük bir rahatlık hissedersin.” & 7 Aralık 2015 Cumhuriyet Duvar Yazıları & Devamı

02 12 2015

"bi huzur verin..."

bi huzur verin... |  görsel 1

      Hava yine kurşun gibi ağır. Can Dündar ve Erdem Gül’ün takas köprüsü olmayan “casusluk” iddiasıyla 26 Kasım 2015 tarihinde tutuklanmasının ardından, Diyarbakır Barosu Başkanı Tahir Elçi de 28 kasım 2015 tarihinde tetiği tetiğini kimin çektiği belli olmayan bir tabanca ve çekirdeği bulunamayan bir mermi ile öldürüldü. Rusya’ya ait savaş uçağının düşürülmesi ile başlayan gerilimin nerede duracağı belli değil. Analistler yazıp çizecektir olan biteni, Payımıza düşen,anlamaya çalışmak ve huzursuz bacak sendromlu hayatımıza devam etmek.           Devamı

11 11 2015

"efradını cami ağyarını mani..."

efradını cami ağyarını mani... |  görsel 1

    Selçuk Altun’un Kitap İçin yazılarından birinde rastladım; Samsunlu şair,çevirmen Tozan Alkan’ın “Çeviri Dedikleri” isimli kitabına. Mu yayınlarından çıkmış.Biraz da duygusal sebeplerle aldım hemen. 120 sayfalık,çeviriyle ilgili düşündüren kısa kısa görüşler. Yazarın kendi ifadesiyle: “Çevirmenlerin ve çeviriye kafa yoranların çeviri hakkında ne düşündüklerini merak ettim araştırdım. Çeviriyle ilgili ne demişler,çeviriyi nasıl tanımlamışlar vb…” Küçük Prens kitabı üzerindeki telif kalkınca,ortada farklı yayınevlerinin elinden çıkmış yeni baskıları dolaşmaya başladı. Elbette güzel bir şey. Ama yayınlanan kitapların ne kadar aslını yansıttığı konusunda rivayet mevcut. Bu da çevirmenin sadakati ve yetkinliğinden sanırım. Böyle olunca çeviri kitaplarda,çevirmen adına da dikkat edilmeye başlandı. Sonuçta çevirmenin değil,yazarın düşüncelerine ulaşmak için okunuyor kitaplar. Kitap önsözden itibaren merak uyandırarak başlıyor: * “Tanımın tanımını,”efradını cami,ağyarını mani” olarak yaparlar. Efrat fert’in çoğulu. Ağyar ise “başkaları,yabancılar” demek. Sözün anlamı şu: Tanıdıkları içeren,yabancıları dışlayan. … Çeviri sözcüğünü ilk Nurullah Ataç kullandı.Dilci Ataç bile emin değildi bu sözcüğün tutup tutmayacağına. Şöyle diyordu tercümeye ilişkin: “Tercüme yerine çeviri,çevirim gibi bir sözcük bulsak,nasıl diyorlar?...Uydursak daha iyi olacak ya,kızarlar gene.”Anlamıyoruz” diye tuttururlar, benim de sinirlerim bozulu... Devamı

26 10 2015

"vay be,ne adammış..."

vay be,ne adammış... |  görsel 1

      “İçerden kuşatılan kurumlaşmalar…”   * Ahmet CEMAL * 26 Ekim 2015 * Cumhuriyet * Sabahattin Eyuboğlu yaklaşık 60 yıl önce bir denemesinde özetle şöyle yazmıştı: “Ülkemizdeki kurumlaşma girişimlerinde en sık rastlanan hastalıklardan biri de ne yazık ki ‘benlik davası’ gütme tutkusudur. Olumlu bir amaç, bir imece için beş altı kişi bir araya gelmeye görsün, günün birinde aralarından benlik davası güden biri çıkar ve her şeyi bozmaya, yıkmaya koyulur…” Aradan geçen yıllar içersinde bu hastalık ülkemizde, azalmak bir yana, iyice yaygınlaştı. Neredeyse aydınlarımız(!) çoğaldıkça, daha bir “kurumlaşamaz” olduk. Bütün bunları, geçenlerde benimle dertleşmeye gelen bir genç dostumun anlattıklarını duyunca, bir kez daha düşünmeden edemedim.  Gerçek bir aydın olduğuna kesinlikle inandığım bu genç dost, 3-4 yıl önce İstanbul’da inandığı yol arkadaşları ile birlikte düşüncede yoğunlaşmayı, düşünce eğitimini, sanatın her alanında eleştirel düşünmenin önemini, her alanda özgürlüğü ve her şeyden önemlisi, “Aydınlanma” ilkesini mesele edinen bir atölye, bir imece odağı kurmuştu. Ama şimdi, bir zamanlar gözbebeği olan bu kurumla arasına artık bir “mesafe” koymuştu. Çünkü yaklaşık iki yıllık çok verimli bir imece atmosferinin ardından, Sabahattin Eyuboğlu’nun bir zamanlarki uyarısı bir kehanete dönüşmüş, bir iki benlik davası heveslisi o kurumda da ortaya çıkarak kendi “Ben”lerini, ne pahasına olursa olsun “bir şey olma” heveslerini atöl... Devamı

22 10 2015

"bir tılsımı vardır hayatın..."

bir tılsımı vardır hayatın... |  görsel 1

  Bir tılsımı vardır hayatın   *   Çetin ALTAN * 05.09.2012 * Milliyet   *   Bir tılsımı olmalı hayatın. Genç kızların telefon bekleyişlerinde vardır o tılsım. Birbirleriyle fısıl fısıl konuşmalarında: - Önce elimi tuttu, sonra yavaşça kendisine doğru çekti... O sırdaşlık. O iki sırdaş arasındaki on altı, on yedi yaş konuşmaları... Hayatın tılsımı tıp tıp tıp attırır yüreklerini; kahkahaları başka türlü, saç taramaları başka türlü; anneyle ortak, babaya söyledikleri yalan başka türlüdür. * * * Ya delikanlıların henüz bir yıllık tiryakiyken, efkârlı içtikleri ilk paket... Bir şey oturmaz içlerinde. Bir kız seviyorlardır. Gerçi kız da seviyordur kendilerini. Ama... Hayatın bir tılsımı vardır o “ama”da... Yüzde yüz kendilerinden geçerek bakarlar gerçekten sevdiklerinin yüzlerine... Öylesine bakarlar ki, bir daha hiç öyle bakamayacaklardır. * * * Genç kadınlar hep o tılsımı ararlar, kimseye göstermedikleri bir kor yanar içlerinde. Ve bir kere o tılsım kayboldu mu, ipi kopmuş bayraklara döner bütün günler. Gün pörsür, güneş pörsür, gece pörsür. Buruşuk bir can sıkıntısı kaplar da kaplar saatleri... * * * Ya erkekler... Kaybetmeye görsünler o tılsımı. Rakı şişeleri biter de, doldurmaz o tılsımın boş bıraktığı yeri... Kumar bir tılsım dopingidir. Birikmiş ihtiraslarla, çözülmeyen tuhaf bıkkınlıkların kendisini vurmasıdır deste deste kartlara... * * * Bir tarihte Monte Carlo’daydım. Pırlantalar içindeki ihtiyar kadınlar, sarkık gerdanlarıyla hayatlarının son tılsımını arıyorlardı yeşil çuhalarda... Bir tılsımı olmalıdır hayatın, vazgeçilmez bir öfke gibi, zapt edilme... Devamı

22 10 2015

"enseyi karartmayın..."

enseyi karartmayın... |  görsel 1

Çetin Altan hayatını kaybetti. 88 yaşındaymış. Çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yapmış olmasına rağmen, Çetin Altan Milliyet’le anılan bir yazardı ve cümlelerinin kalitesi,standartların üzerinde, her köşe yazısı birer deneme niteliğindeydi. “Yazı”yı ve “yazı adamlığı” nı önemsediği,savsaklamadığı o kadar belliydi ki. Büyük Gözaltı ve Viski en çok bahsedilen kitapları olacak belki ama, kaybedip sonra yenisini bulamadığım “Nar Çekirdekleri” favorimdi. Son büyük yazardı belki de. Hürriyet Gazetesi,Çetin Altan’ın hayata bakışını yansıtan sözlerini derlemiş. Nur içinde yatsın. *   Başarı yalan söylemek zorunda kalmadan yaşayabilmektir. İnsanlar değerli olmayı unuttular, önemli olmaya çalışıyorlar. Hayat yaşandığı kadar vardır. Gerisi ya hafızalardaki hatıra, ya da hayallerdeki ümittir. Hüsranı ise bir tek yerde kabul ediyorum. Yaşamak mümkünken yaşamamış olmakta. Politika demek, kazığı atarken söylediğin nutukları, kazığı yiyenlere alkışlatmak demektir. İyi yaşamak zamanı olanaklar çerçevesinde en unutulmaz bir tat içinde.  Mutluluk sevdiğinle zamanı unutmaktır. Neyi merak ediyorsan, o önemlidir hayatta. Merak etmediğin şey görünmez sana. Yazı dediğin, 100 sene sonra birileri baktığı zaman sana ‘dangalak’ demesinler diye özenle yazılmalıdır. Uydurunuz. Uydurdukça dünya ile belki daha kolay anlaşırsınız. Nasıl olsan onun için de ‘yalan dünya’ diyorlar. Ama unutmayın ki, uydurma gereği duymayanlar için de ‘adam’ diyorlar. İnsan gerçekleşmeyecek şeyi düşünemez. Kristof Kolomb mutlu olsa denizlere açılır mıydı... Devamı

12 10 2015

"memlekette genç olmak..."

memlekette genç olmak... |  görsel 1

  Tuna Kiremitçi     ‏@140darbe  :   Türkiye'de gençlik hayatın altın çağı değil maalesef. Kazasız-belasız atlatılması gereken bir badire. Devamı

12 10 2015

“Cenazesini bulabilenin sevindiği ülke”

“Cenazesini bulabilenin sevindiği ülke” |  görsel 1

  “Cenazesini bulabilenin sevindiği ülke” & Gazeteci İlhan Taşcı, saldırıda yaralananlara kan vermek için gittiği hastanede kuzeni Şirin Kılıçalp’in de öldüğünü öğrendi. Taşcı, yaşadıklarını kaleme aldı. & Saldırının olduğu yerde dolaşıyorum yerlere bakmamaya çalışarak. Çevredeki arabaların üzerlerinde insan dokuları, parçaları. Polisiye çok olay izledim, çok ceset gördüm, deprem gördüm orada fark ettim ki, ben hiç savaş meydanı görmemişim. Evet evet orası olay yeri değil kanlı bir savaş meydanı… Sırtımı döndüm meydana Numune Hastanesine doğru yürümeye başladım. Yüz bilemediniz iki yüz metre yürümüştüm ki bir taksici arabasını kenara çekmiş. Mavi bir kovadaki suyla arabasının lastiklerini parlatıyor. Durmadım üstünde. Az sonra karşımdan bir çift geldi selfi çekiyorlardı. Saçları briyantinli oğlan kendince kıza hava atıyordu “Bi de bomba patlıyor gibi çekelim mi?” Yokuşu çıktım. Numunenin önünde kan verme sırasını bekliyorum. Tam orada gördüm eski ahbabım Ömür’ü. Kimin yaptığını, niye yaptığını, kaç evin yangın yerine döndüğünü konuşuyoruz. Ömür “sosyal medyada neler söyleniyor kim bilir” dedi. Merak bu ya ben de cep telefonumdan twitterıma baktım. Gördüğüm ilk mesaj kuzenimin attığı “Halamın kızı Şirin Kılıçalp saldırıda hayatını kaybetti…” oldu. İşte orası zaman durdu dedikleri yerdi. İşte orası yer kürenin ayaklarınızın altından kayıp sizi bir boşluğa bıraktığı zemindi. İşte orası sizin donakaldığınız andı. Önlerinden şaşkın şaşkın defalarca gelip geçtiğim birbirlerine sarıla sarıla ağlaşan, ağıtl... Devamı

08 10 2015

"DNA Tamircisi..."

DNA Tamircisi... |  görsel 1

    Dün 2015 Nobel Kimya Ödülü’nün açıklanması ülkede bir heyecan dalgasına neden oldu. Normal koşullar altında günlük siyasetin kısır tartışmalarından başımızı kaldırıp ilgilenmeyeceğimiz bir ödülün ilgimizi çekmesinin nedeni, Ödüle layık görülenin bir Türk olmasıydı. İsveç Kraliyet Bilimler Akademisi,İsveç Akademisi, Karolinska Enstitüsü ve Norveç Nobel Komitesi tarafından 2015 Nobel Kimya Ödülünün sahibi olarak isimleri açıklanan üç bilim insanı arasında Prof.Dr.Aziz Sancar ismi de yer alıyordu. Orhan Pamuk’un 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nün alması da büyük bir başarıydı ama çorak bilim topraklarını yeşertme umudu adına, bu ödül önemli bir motivasyon. Ayrıca ödül sahibi Prof.Dr.Aziz Sancar’ın, bize çok benzeyen hatta birçoğumuzdan daha zorlu ortamda geçtiği anlaşılan hayat hikayesi, İçinde bulunulan koşullardan azade olarak çalışmak ve azimle uzun yollar kat etmenin mümkün olduğunu vaat ediyor. Mardin Savur’dan,ana babası okuma yazma bilmeyen 8 çocuklu aileden ve ortaöğretimini Savur’da okumuş biri olarak çıkıp, dünyaya kendini bilim adamı olarak kabul ettirmek…Arkasından Nobel ödülü almak,büyük iş,biyografisi okullarda okutulsa keşke. Yönetmenliğini Yavuz Turgul’un yaptığı, Şener Şen ve Meltem Cumbul’un başrollerinde olduğu “Gönül Yarası” filmindeki diyalogu hatırlarsınız. Aynur Doğan’ın söylediği Kürtçe türküye ağlayan Dünya’ya (Meltem Cumbul) Nazım (Şener Şen) sorar: -Kürtçe biliyor musun? +hayır -o zaman niye... Devamı

18 09 2015

'romanımızda kurtuluş savaşı-5...'

romanımızda kurtuluş savaşı-5... |  görsel 1

Feridun ANDAÇ Romanımızda Kurtuluş Savaşı     Anadolu çocuklarının coştuğu gün Cumhuriyet dönemi romancıları kurtuluştan kuruluşa uzanan süreci tüm yanlarıyla irdelemişlerdir.   1920’lerden 1980’lere, romancılığımızın yaklaşık 60 yıllık döneminde ürün veren yazarların yapıtlarına bir biçimde dönemin her bir aşaması konu olarak yansımıştır. Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek (1922) romanını bir başlama noktası olarak alabiliriz. Anılarında dile gelen tanıklığın bir başka boyutudur Türk’ün Ateşle İmtihanı (1928) ile romanına yansıyan... Ardından Yakup Kadri Karaosmanoğlu (Sodom ve Gomore, 1928), Reşat Nuri Güntekin gelmektedir. Bu sürecin tanıklığını yapan romancılar, ağırlıklı olarak işgal, isyan, ayaklanmalar ve kurtuluşa giden yolun serüvenini işlerler. “Erken Cumhuriyet” dönemi romanının kurucularının yaşanan toplumsal olaylara bakışında çağını yansıtmak başat öğedir. Halide Edip, Vurun Kahpeye’de (1926), Reşat Nuri, Yeşil Gece’de (1928), Yakup Kadri, Yaban’da (1932) dönemin çarpıcı gerçeklerini konu edinmektedir. Uyanış düşüncesiyle birlikte; yurt/vatan/ulus, kurtuluş, millî mücadele bilinci, yaşanan sıcak dönemin (1918- 1922) gerçeklerinde kendini bulur; romancıların romanlarının da neredeyse ana konusudur. Cumhuriyet dönemi romancıları kurtuluştan kuruluşa uzanan süreci neredeyse tüm yanlarıyla irdeleyip yansıtmışlardır romanlarına... Tarihsel toplumsal dönemin getirdiği en temel sorunlar, siyasi, ekonomik ve tarihsel olaylar enikonu romanlarının ana konusu olmuştur.   Tahir ve Karakoyunlu Bu bağlamda Kemal Tahir yeni bir bakışla romanlarını kurmaya yönelir. Geliştirdiği tezler ekseninde kurar her birini... İşgal İstanbul’unu... Devamı

18 09 2015

'romanımızda kurtuluş savaşı-4'

romanımızda kurtuluş savaşı-4 |  görsel 1

Feridun ANDAÇ Romanımızda Kurtuluş Savaşı     Tarihi sorgulayan roman Ahmet Altan, “Kılıç Yarası Gibi”, “İsyan Günlerinde Aşk”, “Ölmek Kolaydır Sevmekten” romanlarında, tarihsel bir zamanın sorgulamasına yönelir.   oğaldır ki; romancı birçok konuya, temaya ilgi duyar; her birini de romanında şu ya da bu biçimde işler. Eninde sonunda ilgi duyduğu, bildiği veya yansıtmak istediği gerçek/gerçeklikler dizisi, onun, ‘romancı muhayyilesi’ dediğimiz şeyin süzgecinden geçerek biçim alır. Örneğin; Kemal Tahir, Kurt Kanunu’nda İzmir Suikastı Olayı’nı konu edinmişti. Ondan yirmi yıl sonra, aynı konuyu, daha başka bir boyutuyla, Üç Aliler Divanı’nda Yılmaz Karakoyunlu işledi. Hem bakış açıları, hem de anlatım biçemlerinin farklılığı, hem de dünya görüşleri romanda yansıtılan dönemi ve gerçeklikleri farklı bir boyutta ele almalarını sergiliyordu. Denilebilir ki; romancının dünyası hayatın her bir gerçeğini alımlamaya, biçimlendirmeye, yani gerçeği yeni bir şeye dönüştürmeye açıktır. Öyleyse; bir romana, roman gibi bakmak, bunu da romanesk özellikleri içinde değerlendirmek gerekiyor. Romansal hakikat Ahmet Altan, bir üçleme olarak nitelendirebileceğimiz “Kılıç Yarası Gibi”, “İsyan Günlerinde Aşk”, “Ölmek Kolaydır Sevmekten” romanlarında, tarihsel bir zamanın sorgulamasına yönelir. Romanesk bir yapı içerisinde öyküsünü kurarken, anlatıcının bakışı/yorumu/tanıklığıyla Osmanlı’nın çöküşüne ayna tutar. Dahası onun sorgusundaki kurgunun aydınlatıcı yanlarını da buluruz. Romancının (tarih) bilinci/ bakışı, hem yaşanan/geçen tarihe ... Devamı

18 09 2015

'romanımızda kurtuluş savaşı-3'

romanımızda kurtuluş savaşı-3 |  görsel 1

Feridun ANDAÇ Romanımızda Kurtuluş Savaşı       Roman, tarihi değiştirirse ne olur? Yazar Buket Uzuner’e göre tarihle edebiyat arasında ince bir çizgi var. Uzuner, “Tarihçi kurguya, romancı da tarihe gereğinden fazla girerse tarih kurgu, roman tarih olur ve kurur kalır” diyor.   Anadolu romanından söz ettiğimizde ilkin Karabibik (1890, Nabizade Nazım, 1862-1893) ile Küçük Paşa’yı anar (1910, Ebubekir Hazım Tepeyran, 1864-1947), hemen yanıbaşlarına da Yakup Kadri’nin (1889-1974) Yaban’ını (1932) yerleştiririz. Romancının Anadolu’ya bakışı, bu eksende de Anadolu insanının gerçekliğinin romanda dile getirilişine bir milat olarak kabul edilir bu üç yapıt... Oysa biliriz ki; Refik Halit Karay (1888-1965) Memleket Hikâyeleri’yle (1919) yepyeni bir adım atmıştır. Anadolu’yla yüzleşmesinin tanıklığını getirir bu öykülerinde... Sadri Ertem (1900-1943) Bacayı İndir Bacayı Kaldır’daki öyküleri (1928) ve Çıkrıklar Durunca (1931) romanıyla Anadolu gerçekliğini eleştirel bir bakışla anlatmayı yeğler. Sabahattin Ali (1907-1948) ise Dağlar ve Rüzgâr, Değirmen, Kağnı, Ses (1934-37) öykü kitapları ve Kuyucaklı Yusuf (1937) romanıyla gerçekçilik duygusunun yansılarını içeren bir boyutu yakalar Anadolu insanını anlatmada... Romanı da biçimledi Gelinen bu noktada gözlenen şudur: Osmanlı’nın 19. yüzyılı, çözülmeyle, toprak kaybıyla birlikte; anayurt/yurt/ ulus/dil/milliyetçilik gibi kavramların gündeme geldiği bir dönemdir. “Ulus” inşa etme süreci, romancılığımızın biçimlenmesinde de etkin olmuştur. Ayrıştırdığımız şu dönemlerde: 1922-1928: Kurtuluş’un tanıklığı 1930-1940: Kuruluş’un yansıları ... Devamı